Ana sayfa

Hakkımda

2 Aralık 2017 Cumartesi

GENÇLER NE OKUMALI? ÇOCUKLARA KİTAP OKUMA ALIŞKANLIĞI NASIL KAZANDIRILIR?





Geçenlerde bir arkadaş grubu ile yemek yerken konu kitaplara geldi. Çocuklu arkadaşımız, liseye giden kızı için ne tür kitaplar okuması uygun olur diye sordu. Bir arkadaşımız, kitap tavsiye etmenin uygun olmayacağını düşündüğünü söyledi. Elbette lise çağına gelmiş bir gence, kitap okumayı da seviyorsa tavsiye edilmeyebilir. Ancak rast gele kitap okumakta çok uygun mudur diye düşünmeden edemiyorum.  Uygun görmeyerek itiraz ettim. Çünkü bizlere yön veren olmadığı için, rast gele kitaplar okuduk ve belki zamanında okunması gereken bir çok kitap sonraya kaldı.


Sözgelimi, klasikler hangi zaman diliminde okunmuş olmalı? Ben ortaokula giderken, kütüphanede tesadüf bulduğum Ernest Hemingway’in “Çanlar kimin çalıyor?” kitabını okumuştum. Ağırda gelse sonuna kadar okuyup bitirmiştim. Daha sonra okumaya doyamadığım Ernest Hemingway; en sevdiğim yazarların arasında yerini aldı. Ortaokulda ve lise de  okuma dersleri sayesinde klasikleri okuyabildim yine de hepsini okuyabildiğim söylenemez. Yeni yeni isimler duydukça ama bunu nasıl okumamış olabilirim diye kendimi hayıflarken buluyorum. Bence Lise dönemine gelmiş birisi, kesinlikle klasikleri okumalı ve bitirmeli. 

Günümüzde, anne- babaların en büyük sıkıntısı, çocuklarının kitap okumak istememesi. Çocuk okumayı sevmiyorsa ne yapmak gerekir? Baskı ve zorlama ile kitap okutmayın hele hiç sevmeyen bir çocuğun eline klasik kitap vermeyin. Çizgi roman ya da karikatür dergisi okuyor diye de üstüne gitmeyin. Bırakın ilgisini çeken yazıları, karikatürler ya da çizgi romanları okusun. Bu okumalar hafifçe başlamış olduğunu ve gelişebilir olduğunu göstermektedir.

Okumakta zorlanan çocuklar, “hadi oku bakalım” deyince geriliyorlar. Kitaptan soğumasını istemiyorsanız; tatlı tatlı alıştırın. Yanlış okumanın doğal olduğunu gösterin, biraz siz biraz çocuğunuz okusun. Ama okurken, zorlanıyor gibi yapmak empatik görünmenizi sağlayacağı gibi okumayı bildiğinizi ama komik göründüğünüz için de eğleneceği bir durum oluşturarak stres atmasına yardımcı olacaktır. Okuyabildiğini harika olduğunu söyleyin, her yanlış okuyuşunda düzeltmeyin. Sessizce dinleyin sonra o bölümü siz okuyun. Zaten dinlerken ve sizinle okurken ona belli etmeden düzeltmiş olacaksınız. Sevebileceği masal kitapları ile başlamak çok iyi bir fikir. Ayrıca okumayı söktükleri için zaman zaman okumaya ara verip resimler üzerinde oyun oynayarak rahatlatabilirsiniz. Önemli olan sevmesi, sevmediği zaman yapmak istemeyecektir.

Bir çocuğun okuma alışkanlığı, okumayı söktükten sonra başlar. Bu ilginin artması ya da azalmasından çocuk kadar velilerde sorumlu. Hem  onun okumasına yaklaşımınız hem de okumanın sizin hayatınızdaki yeri, bu durumu belirler.

Sizin hayatınızın neresinde kitaplar?

Peki, onlara okuması gerektiğini söylerken, siz ne kadar okuyorsunuz? Örnek olmanız şart! Beraber okuma saatleri yapabilir, birbirinize okuduğunuz kitabın özetini anlatabilirsiniz. Hem siz hem de çocuğunuz gelişsin.

Eski bir deyim vardır; kullanmasını çok severim. “ Görgülü kuş, gördüğünü yapar”. Çocuğum kitap okumuyor diyorsanız, siz ne kadar okuyorsunuz?

Okumak için geç kalmış sayılmazsınız, ilginizi çeken bir kitap bulun ve başlayın. Kitap okumak zenginlik ve hayal gücü katacaktır. Oturduğunuz yerden bir çok konuya hakim olur, bir sürü deneyim yaşarsınız ve bir sürü insan tanırsınız.

Sizin için bazı ünlü düşünür, yazar ve önemli kişilerin, kitaplar hakkındaki düşüncelerini anlatan cümleleri derledim. Şöyle ki;

Baltasar Gracian

İyi bir kitap, iyi bir arkadaştır.

Cemil Meriç

Bir adama bir kitap sattığın zaman, ona yalnız yarım kilo kağıt, mürekkep ve tutkal satmış olmazsın, ona tamamıyla yeni bir yaşam satmış olursun. Sevgi, dostluk, mizah ve geceleyin denizde dolaşan gemiler, eğer o kitap gerçekten benim anladığım anlamda bir kitapsa, onun içinde bütün gökler ve yer vardır.

Christopher Morley

Kitapların dünyası, insanın en hayret verici yaratıklarından biridir. Abideler yıkılır, milletler kaybolur, medeniyetler büyür ve ölür fakat bütün bu medeniyetlerin, tekrar tekrar nasıl ortaya çıktıklarını gösteren kitapların dünyası; hala genç, hala yazıldıkları gün kadar taze, yazarlarının yüzlerce sene önce ölmelerine rağmen, hala insanların kalplerinden geçenleri anlatarak hayatlarını devam ettiriyorlar.

Clarence Day
Allah'ım bana kitap dolu bir evle, çiçek dolu bir bahçe ver.
Confucius
Tek dostum kitaplarım, tek düşmanım cahil dostlarımdır.
Deniş Diderot
Güneş dünya için ne anlama geliyorsa, kitap da benim için aynı anlama gelir
Hz. Ebubekir (r.a.)
Kitaba aşık bir kimse için kitaptan daha sadık bir arkadaş, daha faydalı bir yardımcı, daha neşeli bir dost olamaz.
Isac Barrow
İyiyi arayan ruhun muhtaç olduğu asil dost, hakikati seslenen kitaptır.
İmam-ı Rabbani
Kitap, ruhun ilacıdır.
Voltaire
Kitaplarım, bana yetecek kadar büyük krallıktır.
William Shakespeare
Bir kitapta altını çizdiğimiz yerler, doğrudan doğruya bize hitap eden yerler değil midir?
Size ait bir kitaplar krallığınız var mı? Yoksa büyük bir kayıp! Ancak kaybetmiş değilsiniz. Hemen şimdi okumaya başlayın, çocuğunuzla beraber...

Bol okumalı, bol kitaplı günler diliyorum.
EMEL BAYKARA




















12 Ekim 2017 Perşembe

KARACASU GÜNLÜĞÜ



Genellikle seyahate çıktığımda gittiğim yer, insanlar ve izlenimlerim hakkında birkaç cümle yazarım. Tarihi dokusundan, kültüründen çok etkilenirim. Geçenlerde Aydının Karacasu ilçesinde idim. Karacasu Kaymakamı Güher Sinem Büyüknalçacı yakın dostumdur. Daha önce bir ortamda tanıştırdığım Uzman Psikolog Ayşenur Bayraktar ile de samimi bir arkadaşlıkları vardır. Sinem Hanım, eğitime çok önem veriyor. İlçenin Milli Eğitim Müdürü Aşkın Güneş ile bir organizasyon düzenledi. Bu organizasyonun kahramanı Uzman psikolog Ayşenur Hanımdı. Çünkü üç farklı seminer verdi. İki gün boyunca çocuklar, veliler ve öğretmenlere yönelik bir seminerdi.

Bu süreç beni oldukça etkiledi; Hem Ayşenur’un anlatımları hem de öğrencilerin ve velilerin hevesli olması.

Duygusal anlar yaşadığımızda oldu. Sözgelimi; Kaymakam Hanım’ın çocuklara konuşması hepimizi oldukça duygulandırdı. Niçin kaymakam olmayı seçtiğini anlatması çok isabetliydi. Çocukların ona sevgi ve hayranlık duyduğuna şahit olmuş biri olarak konuşmasının çocuklarda derin bir iz bıraktığını düşünüyorum.

Çocuklar hem Ayşenur Hanımı hem kaymakam hanımı gözleri parlayarak dinledi. Bu gençlerin kendine inan öğretmen ve ailelere  ihtiyacı var. Hepsi gelecek için kaygılı, heyecanlı ve ne olacak tedirginliğine sahipti. Hepimiz öğrenci olduk; bunlar bir öğrencinin en büyük kabusu değil midir?

Özellikle büyük kentlere göre kırsal kesimde çocuklar sanki biraz yalnız bırakılıyor. Kentlerde çocuklar alabildiğine evin reisi gibi yaşarken, kırsal kesimlerde maalesef çocuklar değer görmüyor. Bu değersizlik duygusu onların doğru seçimler yapmasını engelliyor. Belki içlerinde  bu çıkmazdan kurtulabilmek için derslere asılanlar vardır. Her ne olursa olsun bu çocukların desteğe, inanca ve anlayışa ihtiyacı var. Seminer boyunca gözlemlediğim kadarı ile iş öğretmenlerde bitiyor. Öğretmenin çocuğa inanması o kadar önemli ki… Bu yüzden bu tür seminerler kesinlikle yapılmalıdır. Sevgili arkadaşım Ayşenur o gün seminerinde değerli bilgiler verdi. Bunlardan biri unutulan bir bilgiydi. Psikologların genellikle ilişkiler için, kullanılmasını önerdikleri iletişim tarzının aynısını öğretmen- öğrenci ilişkisi içinde kullanılması gerektiğini anlattı. Gerçekten öğretmenler bunun farkında mıydı? Çocuk gelişimi eğitimi aldığım zamanların birinde  hocalarımdan biri; “Çocuklar ilk önce anne- babalarından sonra öğretmenlerinden etkilenir. Bu yüzden çocuklar karşılaştıkları tavır ve davranışları asla unutmazlar. Derin iz bırakır “demişti. Öğretmenler, çocukların gelişimine destek olmalı. Yapamazsın, edemezsin gibi yaklaşımlar hiç doğru değil. 0-6 yaş aralığı çocuğun gelişimi için gerçekten önemli. Bu dönem özgüvenin gelişeceği dönem olduğundan, okulun ve öğretmenlerin buna katkısı olması gerekir. Sözgelimi; çocuk mavi bir at çizdiğinde öğretmen; mavi at olmaz dememeli. Çünkü anaokulundaki çocuğun henüz hayal gücü tam gelişme dönemindedir.Bu yüzden biz çocukların istedikleri gibi boyamasına izin veririz. Gelişime açık olmamış bir öğretmen ancak o çocuğa atın gerçek renklerini söylerdi. Öğretmen öğrencisini dinleyecek, duygularını anlayacak ama olumsuz bir eleştiride bulunmayacak. En başta öğretmenler çocuklara etiket koyuyor; “tembel”, “çalışkan” vs… Aileler çocuklarını zaten başarılı ve ya başarısız diye etiketlendirmeyi seviyor.

Seminerde çocuklarının daha iyi olmasını isteyen hevesli ailelerle, hevesli çocukları gördüğüm zaman ne çok desteğe ihtiyaçları olduğunu düşündüm. Ülkemizde anne- baba eğitimi verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kimi yerlerde bu uygulamayı yapıyor. Öğretmenler içinde daha çok iletişimi destekleyen programlar olmalı. Öğretmen eskiden çok farklı anlamlara gelirdi. “Öğretmen saygı duyulacak bir bilgedir”. Bizim kuşak en azından böyle bakardı. Öğretmenler artık mesleklerine farklı bakıyor. Tabi bunu her öğretmen için söylemek mümkün değil.

Anadolu’da ve doğuda hatta Ege’nin en uçra köşelerinde bile eğitimin gitmesi gerekirken, öğretmenlerin kolaya kaçmasını doğrusu tuhaf karşıladım. Bu çocukların aydınlanmaya, geleceğin ışığı olmaya hazır etmemiz gerekmez mi? Ülkemizde hala okumayan ,erken evlendirilen kız çocukları; başlık parası hatta bitmeyen kan davası gibi bir çok olumsuz durum varken. Öğretmenlerin aydınlık Türkiye için en karanlık köşeyi bile aydınlatması gerekir.

Bu yazıdan Karacasu öğretmenlerinin ilgisiz davrandığı yönünde bir anlam çıkmasın. Geçmişten günümüze öğretmenlik mesleğindeki değişimlerden bahsediyorum. Ne kadar kutsal bir iş yaptıklarını söylemeye çalışıyorum. Ve ne kadar öğretmen desteğine ihtiyacımız olduğunun altını çiziyorum.

Eminim ki, o çocuklara, velilere ve öğretmenlere çok iyi gelecek bir seminerdi. İlçenin Milli Eğitim Müdürü Aşkın Bey, bu seminere çok hevesli idi. Bilginin bu üç kitleye ulaşmasını çok istiyordu. Seminerlerin sonunda doğru soru –cevap kısımlarına geçildiğinde Ayşenur Hanım gerçekten yoğun bir ilgiyle karşılaştı. Bu durum açıkçası bizleri de heyecanlandırdı.

Keşke herkes bu kadar duyarlı ve bilgiye açık olsa demekten kendimi alamıyorum. Dolasıyla bu seminerler ilk ve son olmayacağa benzer.

Duyarlı yöneticiler, duyarlı eğitmenler umarım çoğalır. Ve Türkiye’nin en ücra köşesine bilgiyi ulaştırırlar.

Sayın Kaymakam Hanım’a, Aşkın Beye ve Ayşenur Hanıma, okulumuzun Müdürü Berrin Hanıma bu güzel seminer için kendi adıma teşekkür etmek isterim. Kaymakam Hanımın bu hareketinin örnek teşkil etmesini umuyorum.

Eğitime tam destek!










17 Aralık 2016 Cumartesi

Bir kedi, bir şapka ve bir kutu…








Bir kedi, bir şapka ve bir kutu…

Koridordan beyaz bir gölge geçti. Evde kimse yoktu. Yeni bir av yakalamak istercesine etrafa bakan bir kaplana benziyordu. Oysaki o meraklı bir kediydi yalnızca. Beyaz tüyleri, sarı gözleri, tombik bir bedeni vardı. Duruşu sertti. Fakat en çok sevilirken kendinden geçer ve yüzü gülerdi. Büyük bir ev kedisi değildi. Yalnız yaşayan, yaşlı bir kadının yanında kalıyordu. Evde çocuk yoktu. Çocuklu misafir gelirse, gelen çocuklarla oynardı. Kadının çokta geleni gideni olmazdı. Bazen ev sıkıcı gelirdi, gitmek isterdi ancak sokak kedisi olarak yaşamak istemiyordu. Pencere kenarında oturup, dışarıyı seyretmek daha keyifli geliyordu. Öyle ya, kaloriferler sıcak olacak, yemeği önüne konulacak, televizyon karşısında gerilecekti bunlardan yoksun olmak işine gelmiyordu. İçinden dişi kedi bulmak bile gelmiyordu. O konfor kedisiydi. Gerçi bazen merakına yenik düşüyordu. Kapıyı açık bulup kaçmaya çalıştığında ne kadar cesur olduğunu görmüştü. İstese fırlar, apartman boşluğuna gizlenir ve kaçar giderdi.

Ama yaşlı kadın ona üzülür, hasta olursa vicdan azabı çekmez miydi? İyi de o bir kediydi. Böyle düşünmemesi gerekirdi. Her kedi sahibine bağlı mıdır ki? Bir de kediler için nankör derler. Gerçekte böyle bir şey yoktur. Birileri yorum yapmış, birileri de inanmayı seçmiştir.

Yaşlı kadın, ona bir arkadaş almalıydı. Her gün dua ediyordu aklına gelsin diye. Bir gün, evin kapısı açıldı. Yaşlı kadın, içeri neşeyle girdi. Elinde bir kafes vardı. Kafesteki kuşu gördüğünde dünyalar onun olmuştu. Kadını zıplayarak karşıladı. Yaşlı kadın, kuşu kafesiyle beraber fiskos masasının üstüne bıraktı. Kedi kuşun olduğu odaya geldi, kafesin önündeydi. Kedi kuşa, kuş kediye baktı. Kuşun etrafında döndü, kuş tedirgindi. Bu sırada yaşlı kadın;

“Bulut” diye seslendi. Kedi süt kâsesine koştu. Sütü doyasıya içti, kâsenin başında gerindi. Bu arada kadın, yeni aldığı şapkasını deniyordu. Kedinin şapkada dikkatini çeken, şapkadaki beyaz tüy oldu. Kedinin gözler, tüyde takılı kaldı. Sonra birden içerdeki kuşu hatırladı. Dişleri kaşındı. Aklına düşmüştü bir kere.

Kafesin etrafında dolaştı, kadın içerde şapkasını ve kıyafetini deniyordu. Kafesin üstüne doğru  atladı. Kuş çırpındı, kafesin diğer tarafına uçtu. Tam bu sırada fiskos masasının üstünden yuvarlandı yere. Kuş yerdeydi, kedi atladı, ağzını açtı fakat demir parmaklığı ısırmıştı. Ağzı acıdı. Kuş bu sırada can havliyle ötüyordu. Kadın içeri girdiğinde gördüğü manzarayla şoke olmuş, kediye bağırmış ve onu kovmuştu.

Kedi perişandı. Bütün gece uyumamış, miyavlamıştı. Yaşlı kadın, sabah gözünü açtığında kedinin hasta olduğunu fark etti. Hemen hayvan hastanesine götürdü. Doktor, önemli bir şeyinin olmadığını söylemişti, biraz streslendiğini ve dinlenmesi gerektiğini söyledi.

Eve geldiğinde kadın neşesi yerine gelsin diye odasına bir kutu hazırladı. Kutunun içerisinde renkli toplar, oyuncaklar koydu. Sütü kabına boşalttı. Kedi, sütü içti, gerindi, yuvarlandı, keyfi yerine gelmişti. Kutuyu merak etti. Zıpladı, tırnaklarıyla ufak vuruşlar yaptı ve kutuyu biraz uğraştıktan sonra yarıya kadar eğdi ve içine girdi. Topu ısırdı. Onunla oynamaya başladı.  Şimdi mutluydu. Oyun oynarken birden aklına yine kuş geldi. Kutudan zıplayarak çıktı. Odaları gezindi, kadını merak etti. Yatak odasında yatağın üstünde şapkayı gördü. Tüylü şapka oradaydı, çok heyecanlandı. Yatağa zıpladı geri düştü, tekrar denedi, düştü, tekrar denedi. Daha az yemeliydi zıplamakta zorlanıyordu. Derken atladı bile. Ve şapkanın tüyüyle oynamaya başladı. Patiler attı, kokladı, yaladı tam ağzına alacaktı;  kadın içeri girdi. Gülmeye başladı, aldı, onu sevdi, şapkayı kafasına taktı, çok komik ama şirin görünüyordu. Kadın sesli bir şekilde;

“ Sana bundan sonra çizmeli kedi mi demeli acaba?” diye mırıldandı. Çocukça bir kahkaha attı. Sonra kediyi eliyle yukarı kaldırıp, zıpladı, salladı ve yere bıraktı. Kedi sersemlemişti, koridoru sallanarak geçti. Salona gitti. Kuş yerindeydi ama sahibi peşinden gelmişti. Balkona çıktı. Bezgindi, miskindi. Orada yattı uzandı. Kuşları seyretti daha önce hiç başına böyle bir şey gelmemişti. Kuş yemek istiyordu resmen. Bir kuş çok yaklaşmıştı ona zıpladı pençesiyle kuşu yakalamış, içeri doğru savurmuştu. Köşeye düşen kuşu, çırpınmasına karşın yakaladı, onu ısırdı, ağzı kan içindeydi. Kuşun kanadı ve belki bir parça eti kopmuştu. Tam o sırada sahibi içeri girmiş, ağzında kanı ve yerde kuşu görmüştü.

“Hayvan! Nasıl yaparsın?” diye bağırmıştı. Kediye sinirlenmiş, onu kovmuştu. Kadın çok sinirlenmiş, birkaç gün onunla ilgilenmemişti. Kedi çok üzgündü, nerede yanlış yaptım diye düşündü. Kadının gönlünü almak için onun bacaklarına sürünüyor, kucağına oturmaya çalışıyordu. Bir süre sonra kadın yumuşadı. Kadının arkadaşı;
“doğasına uygun hareket ediyor, abartmıyor musun?” demese belki de uzardı küslükleri neyse ki barıştılar.

Sonra bir gün kapı açıktı, kedi düşünmeden fırladı, apartman boşluğunda bir yerde saklandı. Apartman kapısına geldiğinde; başını dışarı uzattı, etrafa baktı. Bir dişi gördü. Bakıştılar. Yanına gitti. Sonra aşağı doğru aktılar…






ÇAYDANLIK


                                              ÇAYDANLIK

Ocağın üstünde, beyaz renkli, çilek desenli bir çaydanlık duruyordu. Dumanları çıkıyor, hararetli bir şekilde altı yanıyordu. Kısıldığı zaman kendini daha iyi hissediyordu. Biraz sonra elleri narin olan ev sahibi gelip onu alacak ve içindeki nefis olan çayı, bardaklara boşaltacaktı. Bardak seslerini duymasa uykuya dalacaktı; birden neşelendi, çay dökülürken çok eğleniyordu. Kadın çayı bardaklara dökerken bir miktar eline geldi. “üf! Çok sıcak!” dedi, parmağını ağzına götürdü; “ neyse” dedi.

Misafirler çay bekliyordu hemen tepsiyi aldı, götürdü. Bu arada çayın altını iyice kısmıştı, çaydanlık daha da keyiflenmişti bu yüzden. Şarkı söylüyor, ıslık çalıyordu. Kadın ara sıra geliyor çay doldurup gidiyordu. Çaydanlıkta halinden oldukça memnundu. Kadın onu yeniden demlemeye çalışınca çok sinirlendi, morali bozuldu, kocaman ateşte durmayı sevmiyordu hem desenleri bozulabilirdi. Çay yeniden olunca tekrar neşelendi, şarkılar söylemeye başladı, ıslığını çaldı. Oturduğu yerden bir parça dışarıyı görebiliyordu, yağmur yağıyordu, pencere de isler vardı.

Bazı akşamlar sahibi onu alıp götürürdü; salonu pek severdi. Salon mutfağa göre daha eğlenceliydi. Orada şarkı dinleyebilir, mum ışığında oturabilir, televizyon izleyebilirdi. Hatta camdan dışarı bakabilirdi. Yağmur damlalarının cama vurmasından büyük bir keyif alırdı. Bazı zamanlar, “keşke yağmur damlası olsam” derdi, yerinde öylece kalmak, hareketsiz durmak onu sıkıyordu.

Salondan gülme sesleri geliyordu. “şimdi salonda olmak vardı” dedi. Biliyordu ki, eğlenceli bir ortamdı. Sahibi bu arada mutfağa gidip geliyor, çay doldurup gidiyordu. Fakat çay bitmek üzereydi, çaydanlık üzüldü. “Şimdi ocağı kapatırlar” dedi suratını ekşiterek. Yalnız kalmak istemediğinden, ocağıda kapatsınlar istemiyordu. İşi bitince sürekli rafa kaldırıyorlardı bazen ki, çok nadir ocağın üzerinde bırakıyorlardı. Dolaba konduğunda yalnız kalıyordu, hiç arkadaşı yoktu. Dolapta boş kavanozlar bulunuyordu, onlarla eğlenmek mümkün değildi. Sırf bu yüzden onu ukala biri olarak görüyorlardı. “Kadın geliyor!” diye sayıkladı, çaydanlık ıslık çalmaktan vazgeçti, morali bozulmuştu bir kere, kadın gerçekten ocağın altını söndürdü.

Uzun süren bir yalnızlık, çaydanlığı ağlatmıştı, hiç sevmediği bir şey varsa bu da; yalnız kalmaktı. Kadın epeyce bir süre mutfağa girmedi, çaydanlık öfkelenmeye başlamıştı. “ Neden ben!” dedi. Tekrar camdan dışarıya baktı hâlâ yağmur yağıyordu. “ Tamam, ben de kendim eğlenirim” dedi. Gözlerini kapattı; gökyüzünde uçuyordu, süzülerek aşağı indi, bir pencereye düştü, aynı anda birkaç tane daha damla yanına düşüverdi. Damlaların hepsi gökyüzünden inerken; “yuppi!” diye bağırıyorlardı. Çaydanlık heyecanlanıyor yeniden yapmak için sabırsızlanıyordu. Gökyüzünden aşağıya kendini bırakırken bu defa “yuppi” diye bağırdı, çok eğleniyordu. Yüzlerce, binlerce damla aynı şekilde bağrışıyorlardı sanki lunaparktaydılar.

Kadın mutfağa girdiğinde çaydanlık kendine geldi; “ ne güzeldi!” dedi, yüzü gülüyordu, kendi kendine eğlenebildiği içinde gurur duydu. Kadın meyve hazırlayıp gitti. Çaydanlık bu duruma ne sevindi ne üzüldü. Çok geçmeden misafirler gitti. Kadın mutfağı düzeltmeye girdi. Bulaşıkları yerleştirirken, çaydanlık onu seyrediyordu. Bulaşık  gürültüsü onun yalnız olmadığını hissettirdiğinden şikayet etmezdi. En sonunda kadın onu ocağın üstünden aldı, içini boşaltı, yıkadı, kuruladı, rafa koydu. Tepkisizdi artık alışmalıydı, bu hep böyle olacaktı.

Karanlık rafta; bir köşede öylece duruyordu, uykusu da yoktu. Yan tarafındaki birkaç boş kavanoz, boş lakırdı ediyorlardı. Konuşmak istedi ama cesaret edemedi. “ En iyisi uyumak” dedi sessizce uyudu.

İki gün boyunca hep raftaydı, canı sıkılmıştı. Anlam veremiyordu sürekli kullanmayışlarına.
İki  gün ona  bir asır  gibi  gelmişti. Tükenmeyen  saatler,dakikalar  sonra  bir gün  ansızın….
Yepyeni bir çaydanlık mutfakta belirdi. Çaydanlık şaşkın bakarken, boş kavanozlar fısıldaşmaya başlamıştı bile. “ Ben varım, neden bir tane daha aldılar ki?” diye söylendi. Pencereden kendine baktı; “tamam belki biraz cildim kabarmış, biraz desenlerim bozulmuş ama aslan gibi duruyorum” dedi.

Birkaç gündür yeni gelen çaydanlıkla yan yana durdu. Bazen onu bazen de yenisini kullanıyorlardı. Yeni gelen hiç pas vermiyordu, görünümü çok ukala idi. Burnu kalkık, sapları kalın, çelikten yapılma soğuk görünümlü bir çaydanlık işte diye düşündü. Fakat kabul etmeliydi ki; onu kıskandı, çok güzel bir çaydanlıktı.

Bu kendini beğenmiş çaydanlığa nasıl davranacağını bir  türlü kestiremiyordu. Yaklaşmaya  çalıştığında  tersliyordu. Havasından  yanına  yaklaşılmıyordu. Hem neden kendini ona  yakın davranmak zorunda hissettiğini bilmiyordu. En iyisi tepkisiz kalmak diye düşündü. Birden sessizliği yaran bir ses duyuldu:
_ “ Buldummm!” O karanlık dolabın içinde yankılandı ses. Birden muzipçe  yaptığı coşkulu harekete güldü. Bu kendini beğenmiş çaydanlığa karşı bütün kavanozlarla işbirliği yapmak fikri hoşuna gitmişti. Dolaptan çelik çaydanlığı çoktan çıkarmışlardı. Bunu fırsat bildi.
__ “ Arkadaşlar! Bu yeni gelen çaydanlık kendini beğenmiş biri, hiç sizinle konuştuğunu gördünüz mü? Buna haddini bildirmek lazım, bu şahısla konuşmayalım, onu duymayalım!
Küçük kavanozlardan bir tanesi; “küsmecilik mi oynayacağız?” dedi. Çaydanlıkta onun gibi bir şey diye cevap verdi. Kavanozlar boş lakırdı etmeye devam etti. Ev sahibi, hızlıca hareket edip dolabı açtığında, kavanozların neden böyle dört bir yana dağıldıklarını anlayamadı. Çünkü kavanozlar, galeyana gelip kafalarındaki kapakları fırlatmışlardı. Bir tür isyan başlatmışlardı.
İşi bitince yerine geri dönen çelik çaydanlık, dolaptaki sessizliğe anlam veremedi. Her zaman ki, dedikodu eden kavanozlar nedense suskundu. Emaye çaydanlığınsa bıyık altı gülüşünü fark etmişti. “ Akılları sıra konuşmayacaklar” dedi. Yaptıkları hareketleri kaile almadığını gösteren davranışlarda bulunuyor, kendi kendine şarkı söylüyor, eğleniyordu. En sonunda kavanozlar patladı. Hep birlikte şarkı söylemeye başladılar. Kendilerinden geçen kavanozlar, emaye çaydanlığın ters bakışlarıyla hemencecik susuverdiler.
Mutfakta sessizlik hakimdi. Dışardan gelen güneş ışıkları dolabın içine sızıyordu. Emaye çaydanlık, esnedi. Etrafına göz attığında kavanozlardan bazılarının horladığını fark etti. Aşağı doğru eğildiğinde saklama kaplarının ağızlarının bozulduğunu ve dağıldıklarını gördü. Dışarı çıkmak için sabırsızlanıyordu. Çay yapmak istiyor,camdan dışarıyı seyretmek istiyordu. Yanındaki çelik çaydanlığa yan gözle baktı. “gıcık” diye söylendi. Kadın her sabah yaptığı gibi bir hışımla dolabı açtı; ellerini bir çelik çaydanlığa, bir emaye çaydanlığa götürdü. Mutfağa giren küçük kız bağırdı:

__ “ Anne, çilekli olanı al!” dedi. Kadın hemen çilekliyi indirdi. Ocağın üzerinde suyu kaynatırken o da fıkır fıkırdı sanki  o seçilmiş ve o kazanmıştı. Neredeyse göbek atacaktı, etrafa baktı, çelik çaydanlığın laf taşıyan adamları vardı. Bunlar genellikle işe yaramayan, bir kenara atılan çaydanlık kapaklarıydı. Belki bir umutla çelik çaydanlığa takılır diye yalakalık yapıyorlardı, acınası bir halleri vardı. Bir kez bunların yalan söylediğine bile şahit olmuştu, o zaman hemen isyan edip yalan söylüyorsunuz demişti. Bunu yaptığında herkes onu haklı görmedi. Kötü bir çaydanlık olarak biliniyordu. Oysa ki, küçücük mutlulukları vardı, sevinçleri,hüzünleri vardı. Kendine has saf bir dünyası vardı. Ama bu dolabın içinde onu anlayan kimse yoktu. Yalnızdı ve hep mücadele etmek zorundaydı. Çileğe bir hüzün çökmüştü; çayı demledi bile. Kadın bardakları neşeli neşeli tepsiye yerleştirdi. Küçük kız masanın üzeride duran şekerliği kaptığı gibi annesine getirip verdi. Kadın:
___ “Aferin kızıma” dedi. Salona geçtiler. Kadının misafiri gelmişti, kapının çalmasından anlamıştı zaten. İçi içine sığmadı hemen salona geçmek istedi fakat sahibi hemen onu salona almaz ki. Yarım saat geçti ki, şapkasını havaya fırlatıp geriye takıyor sonra yine fırlatıyordu. Neyse ki, ev sahibi gelip onu aldı da can sıkıntısından kurtuldu. Gelen misafir çok candan birine benziyordu. Eğlenceliydi, çok güldüler. Akşam olduğunda yerine gitmek hep zor gelirdi. Şimdi o boş kavanozların lakırdıları, çelik’in kendini beğenmiş hallerini nasıl çekeceğini düşünüyordu. Dolaba girdiğinde kavanozların ve kapakların birden sustuğunu fark etti. Çaydanlık gövdesini hareket ettirerek;
___ “Çok yorucu bir gündü, çok işim vardı. Uykum var” dedi ve uykuya daldı.

Sabah gözlerini açtığında  birkaç kavanozla, kapakların konuşmasına şahit oldu. Dinlediğini belli etmemek için uyuyor numarası yaptı. Kırmızı kapak :
___ “ Bence Çilek gidecek, çok eskidi. Bak sana yeni çaydanlık aldılar. Çelik  çaydanlık sağlama benziyor, emaye çaydanlığın süsleri hep döküldü.” Kısa mavi kavanoz ise;
___ “ Bana da öyle geliyor ki, yakında atarlar onu. Son günlerde çok değişti. Herhalde kıskandı yeni geleni, çelik çaydanlık gibi davranıyor. Önceden beri bizi sevmezdi diye karşılık verdi. Kapaklardan biri karışıktı söze:
__ “ Üstelik şimdi ona destek olmamızı istiyor, boş versene!”
kapaklardan bir diğeri: “onların arasındaki şey” dedi. O sabah çelik çaydanlık gitmişti. Emaye çaydanlık buna fazla tepki göstermedi. Zaten canı iş yapmak istemiyordu.

Günleri pek iyi geçmiyordu. Yüzü çökmüş, uykusuz ve tatsızdı. Bir türlü mutlu değildi. Belki de bu sözlerden etkilenmişti. Bu dolaptaki pek çok kişi onu değerli bulmuyordu, yeterli de görmüyordu. Bu duyduğu konuşma ona çok ağır gelmişti. Beğenilmiyordu ki ne yapabilirdi. Aslında kendini beğenirdi; ah birde başkaları sevebilseydi, çok isterdi. Gerçekten yeni gelen çaydanlık güzeldi, yapabileceği hiçbir şey  yoktu. Sona yaklaştığını hissediyordu. Bir haftadır dolabın içindeydi, sahibi onu terk etmişti. Sokağa atılan bir kedi yavrusu yada cami havlusuna bırakılan zavallı bir bebekti o.

Beklenen an nihayetinde gerçekleşmiş, ev sahibi eskimiş olan çaydanlığı çöpe atmıştı. Kadının elinde giderken, korkusu büyümüş, ağlamıştı. Yerler içindeki suyu döke döke gitmesinden dolayı ıslanmıştı. Kimse anlamadı onun giderken ağladığını. Öyle mağdurdu ki, öyle dik başlıydı ki. Arkasından giderken yapılan dedikodulara bile cevap vermedi. Dolaptan boş lakırdı sesleri geliyordu. O giderken sevinenler vardı, bunu gizlemiyorlardı ki.

Acı içinde çöp tenekesinde duruyordu. Bunca yıl ki, emeğinin karşılığı bu olmamalıydı. Artık hayatı bitmiş, bir kağıt parçası gibi buruşturulup bir kenara atılmıştı. Bu şekilde de yaşamak istemiyordu. Kadın çöpü, akşam kapıcıya verdi, kapıcı alıp büyük çöp kutusuna attı; dışarıdaydı ve nefes alabiliyordu ama mutlu değildi. Kalbi kırık dökük ve paramparçaydı, güzelliği biten her şey hep bir kenara atıldığı gibi o da atılmıştı. Sonra çöpün içinden gördüğü kadarıyla bir adam eğildi, gülerek, kibarca onu olduğu yerden kaldırdı. Üzerini sildi, “güzel bir şeysin” dedi. Çaydanlık:
“Son zamanlarda duyduğum en güzel söz” diye içinden geçirdi. Adam dağınık saçlı, eski, dökük giyimli, fakir biriydi, onu kolunun altına aldı ve hiç bilmediği sokaklarda onu bir eve götürdü.

Bir kadın, adamı karşıladı; “ sana ne getirdim bak!dedi, kadın gülümseyerek aldı, “çok güzel” dedi. Çaydanlık heyecanlandı; “beni bu halimle sevecek bir aile buldum nihayetinde” dedi. Adam çaydanlığı göstererek; “bunu satacağım” dediğinde kadında, çaydanlıkta çok şaşırdı. Çaydanlık neşesini kaybetmiş, eski haline dönmüştü. “Biraz bakım yapıp, dükkana götüreceğim. İçinde kalmasın biraz kullan” dediğinde çaydanlık ve kadın buna çok sevindi. Bir süre dinlendi, temizlendi, bakım uygulandı derken çaydanlık dükkana gitti. Yeni arkadaşlar edindi, neşeli, huzurlu bir hali vardı. “Şimdi gelip görsünler beni” diye söylendi.

Dükkana giren bir müşteri çaydanlığı beğendi. Her halinden zengin olduğu belli olan bu kadın, sevimli bulduğu için aldığını söyleyerek dükkandan çıktı. Çaydanlık güzel bir ambalajın içinde yepyeni duruyordu. Kadın hemen onu yıkadı ve çay yaptı. Eski dolabına benzemeyen, geniş, hoş kokulu bir dolaba geri konduğunda; içinden hoş kokular gelen çeşit çeşit reçel kavanozlarının yanına yerleştirildi. Kavanozlar tatlı dilli ve güler yüzlüydü. Hemen kaynaşıvermişlerdi. Üstelik eski bir çelik çaydanlık orada durmaktaydı. Onunla da çok iyi anlaşmıştı. Çaydanlık; “huzur bu olsa gerek” diye düşündü. Yeni evini, yeni sahibini ve yeni hayatını çok sevmişti.

Sabah erkenden uyandı. Kibar ev sahibi onu aldı, onu sevdiğini belli ederek bir çay demledi. Çaydanlık yerinden memnundu, burada herkes onu seviyor ve olduğu gibi kabul ediyordu. Ağır ağır çayı pişirirken, şarkılar söylüyor, ıslık çalıyor hatta kafasındaki şapkayı bile fırlatıp duruyordu…











11 Mayıs 2014 Pazar

“TATLIM, ARIM, BALIM, PETEĞİM”

                                                                                                                                        
 “TATLIM, ARIM, BALIM, PETEĞİM”

5Mayıs 2014 Pazartesi Günü İstanbul Bilgi Üniversitesinde Halkla İlişkiler; “ Betül Mardin’in” dersine katıldım. Konuk misafir, Ayşe Armandı. Heyecandan uyumadım bile. Bütün gece ne giysem telaşı içindeydim. Sabah kalktığımda ilk işim enerjimi artıran mavi tonlarının hâkim olduğu bir kıyafet seçmek oldu. Hazırlandım ve çıktım. Daha önce Bilgi üniversitesine gitmemiştim. Fakat yol gösteren cihazım vardı: tabi ara yerlere götürmeseydi iyi olacaktı, eski sistem sanırım en iyi teknolojiden daha iyi: yolun bir kısmını sorarak buldum.

Bilgi üniversitesinin bahçesinden geçerken, heyecanlıydım. Çünkü yıllar önce, bu okula gitmek istemiştim. Başörtü meselesinden dolayı gidememiştim. Üstelik halkla ilişkiler konusunda eğitim almak istiyordum. Zaman tünelinden geçer gibiydim; eski bir resmin tamamlanmış hali… Bu arada kuzenim Sena sayesinde bu hayalim gerçekleşmiş oldu. Sena, beni karşıladı, sınıfa çıktık. Sınıf sessizdi. Heyecan ya da bir hareket yoktu. Sanırım onların klasiği benim farklı bir günümün olmasıydı.J

Betül hanımın gelemeyeceğini öğrendiğimde uğradığım hayal kırıklığını anlatamam. Ama Ayşe Hanım harika bir sohbet ortamı oluşturdu. Anlattıkları oldukça ilgi çekiciydi. Ona bir kez daha hayran oldum. Cesaretine, bakış açısına, imajına, kültürüne bayıldım.

Elimi kaldırdım, söz aldım ve kendisine şöyle söyledim:” Bir yazınızı okumuştum, o yazınızda İstanbul’a gelişinizden, cesaretinizden, iş arayışınızdan bahsediyordunuz. O yazınızın üzerinden hikâyenizi anlatır mısınız? Bir de sizden dinlemek keyifli olur!”  Ayşe Hanım, söylediklerimden hoşlanmıştı. Başlangıç için iyi bir nokta atışı olduğunu düşünüyorum. Ve hikâyesini dinlemeye başladık.

 Karşımızda öğrendiklerini, yaşadıklarını bizlere aktarmak isteyen enerjik bir kadın vardı.  Ondan bizlere geçen bir coşku vardı, kabına sığmayan bir kadın… Bizlerle birçok bilgisini paylaştı. Gençlerin onun hikâyesinden çıkaracağı çok şey vardı; umarım bunun kıymetini iyi bilirler.

Günlük hayatında da özel hayatında da daima soru sorduğunu söyledi. Doğal olarak bunu yaptığını söyledi. Aslında soru sormanın önemini geç fark edenlerdenim. Kişinin kendine soru sorması ne kadar önemliyse, bazı konularda soru sorması da o kadar önemlidir. İletişimin en önemli noktalarından biridir; bir soru ve bir cevap hayatınızda çok şey değiştirebilir. Açık uçlu ya da kapalı sorular vs… 
                                                                                       
 Hayatımda soru sormayı başardığım anlar sayılıdır. Soru sorduğun zaman: “ ben seninle ilgileniyorum!” demek istersin. Karşındakine onu dinlediğini, ona değer verdiğini hissettirirsin. İşi sadece soru sormak olan insanlar için durum farklı olabilir elbette. Ayşe Hanımın, bu yönden şanslı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca soru sormak biraz da meraklı, araştırmacı olduğunu gösterir. Küçük çocukların soru sorması çok iyidir: öğrenme isteğini belirtir. Ezberci yetişen bir nesil olan bizler, önümüze konulanları kabul etmeyi kolaylıkla tercih ediyoruz. Oysaki bizler sorular sormalı ve bir şeyleri kurcalamalıyız. Farklı olmak böyle bir yoldan geçiyor sanırım ancak bu tek başına yeterli olan bir durum değildir.
                                                                                      
   “Meraklı ol, çalışkan ol” diye devam etti; başarısını açıklarken. İletişimde açık ve netti. Bence en önemli özelliği de buydu. Bu onun doğal olmasını sağlıyordu. “Mükemmel olmak zorunda değilsiniz, eksikleriniz olabilir. Bir insan bazı konularda çok iyidir, özgüvenlidir; bazı konularda değildir. Bende öyleyim dedi.” Rahatlatıcı bir şekilde konuşarak bizleri olumlu düşünmeye sevk etti.  Yazı konusunda ise; yazın bol bol yazın dedi. Her konuda yazın. O kadar geniş bir alan var ki, her şey yazı konusudur dediJ
                                                                                        
  Çevreye duyarlı olmak, basını takip etmek, çokça okumak gerektiğini belirtti. Hayattan zevk almak, hayatı yaşamak, hayalleri ertelememek gerektiğinden bahsetti. En önemli konulardan biri aynı zamanda benimde duyarlı olduğum ve hayal ettiğim bir konudan bahsetti. Çeşitli derneklere, yardım kuruluşlarına destek olmamız gerektiğinin altını çizdi. Ayşe Armanın başarısındaki sır buydu bence; yardımseverliği, insan sevgisi, kendine güveni ve kesinlikle şansını ve zekâsını çok iyi kullanması. O mütevazı bir kadın, kocaman egosu yok.

                                                                                           
Empati yeteneği fazla zaten yazılarında da bu yönünü kullanarak kendine soru soruyor: ben olsam ne yapardım gibi. Yine gençlerin, ondan feyiz alacağı çok şey var.  Bence iyi bir öğretmen aynı zamandaJ Halkla ilişkiler konusundaki tavsiyeleri de aynı derecede güzeldi.

                                                                                           
Konuşma arasında hepimizle tek tek ilgilendi, fotoğraf çektirirken daha iyi görünebilme yollarını gösterdiJ ve samimi pozlar verdi. Herkesin gönlünü kazandı ya da yerini daha sağlamlaştırdı.


                                                                                             
Ben Ayşe Armanla buluşmanın keyfine vardım gerçi doyamadım ama keyifli bir iki saat geçirdim. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Bilgileri, enerjisi, neşesi ve duruşuyla bir kez daha hayran kaldım. Ve bana ne istediğimi hatırlattığı için özel olarak teşekkür ediyorum.  Aramızda geçen konuşmaların olması da doğrusu çok keyifliydi. Bana başörtümü görmediğini, parlak meraklı bir çift göz gördüğünü söyleyerek önere ettiler. Bu özel kadını bir kez daha neden sevdiğimi anladımJ Ayşe Arman seni seviyorum, iyi ki varsın ve iyi ki seninle tanıştım.


Herkese selam ve sevgilerle,


Emel Baykara

ESKİCİ

Göztepe’de Cadde üstünde sıralı dükkânların arasında küçük ve en eski olanı oydu. Bir antika dükkânı…  Sahibi yıllar önce vefat etmi...