Ana sayfa

Hakkımda

24 Temmuz 2018 Salı

STRES, DEPRESYON VE HASTALIKLAR




Günümüzde stres ve strese bağlı hastalıklar da bir artış var; öyle ki, stres yönetimi gibi kavramlar da ortaya çıktı. Peki, neden bu kadar stres yaşıyoruz? Ne oluyor da hastalıklar ortaya çıkıyor özellikle de aniden…

Hastalıkların her birinin bir anlamı ve nedeni olduğunu uzmanlar bize anlatıyor. Ani hastalıkların nedenleri de geçmişe bağlı olayların etkisi ve birikmiş olumsuz duyguların ortaya çıkmasıdır. Depresyon; uzun soluklu olumsuz düşünme, ümitsizlik ve karamsarlık halidir.  

Geçmişte bir anıda takılı kalmak, o anıdan çıkamamak söz konusu olabiliyor. İnsanlar, psikolojinin nimetlerinden yararlanmak yerine, alternatif tıpla ya da yeni sistemlerle sorunu çözmeye çalışıyor. Geçmiş kayıtları silmek için,  kim olduğu belli olmayan, gayri resmi yer çalıştıran kişilerden destek alıyorlar. Ve bunlar için tonlarca para da harcıyorlar.

Oysa ki, psikolojinin bu konudaki yaklaşımı ve uygulaması çok farklı. Hipnozla değişim yapacağını iddia eden kimi kişiler, insanlara kim bilir nasıl zararlar veriyor.

Geçmişi silemezsin, değiştiremezsin ama bugünü tamir etmek mümkün. Uzmanlar, hastaları üzerinde çalışırken, geçmiş yaşanmışlıklar için  zaman zaman geri dönüşler yapsalar da en son ortaya çıkan soruna yoğunlaşır ve onu çözmeye çalışır.

Psikiyatristler için, çok ilaç veriyor denilse de, ilacın iyileşmede önemli bir etkisi var. Depresyon nedeni ile, zihinde meydana gelen karışıklığı düzeltmede ilacın etkisi büyük. Kişi, depresyonda olduğunun farkında olmayabilir. Hayatının kalitesinin düşmesi, zihninin dağınık olması; iş hayatında, özel hayatında başarılı olmasına engel olabilir. Zihin karışık, karamsar ve hiçbir şeye yoğunlaşamayan, her işini yarım bırakan biri depresyona girmeye adaydır. İlaç ve terapi ile, sağlıklı düşünmek, sağlıklı yaşamak ve yaşam kalitesini artırmak mümkün. Özel yaşam koçlarına aslında gerek yok. İnsanlar, psikolojiden bu kadar kaçmasa belki de çok farklı güzellikler yaşayabilirler. Sözgelimi; Anti depresyon haplarının sanıldığının aksine oldukça önemli işlevi var. Uzman Psikolog Ayşenur Bayraktar ilaçlar hakkında şöyle bir bilgi paylaşmıştı;

“ Troid Hastaları, her gün troid bezlerinin düzenli çalışması için, ilaç almak zorundadır. Dengeli ve sağlıklı bir şekilde çalışması şart olduğundan bu sağlıksız durumun ortadan kalkabilmesi için kişi, nasıl ilacını alıyorsa, mutluluk hormonlarının da düzenli ve dengeli çalışması için, bu ilacın alınması gerekir.”

Bu bakış açısı ile baktığımızda çokta korkunç görünmüyor değil mi? İlaç kullanmaya çekinen kişilerin yersiz bir kaygısı var. Psikolojiye bakış açımız yeni değişmeye başladığı için bunu da normal karşılıyorum esasında.

İlacın yanı sıra terapi almak bir o kadar önemli. Çünkü tek başına ilacın sadece sorunları bastırmak olacağını düşünüyorum. Kimi insanlarda reçete yazdırarak, ilacı alıp sadece kendilerini uyuşturmak istiyor. Bunun da çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum açıkçası. İzlenmesi gereken yol eğer ilaca gerek varsa alınması ve terapi ile devam edilmesidir.

Peki depresyonda olduğumuzu anlayabilir miyiz? Kendi içimizde bulunduğumuz durumu anlamımız biraz zor olabilir. Ancak hayatta bir şeyler yolunda gitmiyorsa, bir çıkış arıyorsanız neden psikolojik destek alınmasın?

Depresyonun belirtileri neler peki?

*Hayattan keyif alamamak.

* Sürekli uyumak.

* Kendini içkiye, yemeğe, internet ve oyuna gibi vs. bağımlılık yaratacak bir durum içine sürüklemek.

* Sosyalleşmekten kaçınmak.

*Sinirli, üzgün, mutsuz bir ruh halinde olmak.

Bir çok belirtisi var. Sözgelimi; Geçmişe bağlı kalmak, bir noktaya takılı kalmak, o durumun ve o anın içerisinde kalmak.

Sorunlarımıza dışardan bakamıyoruz, başımızı sorunun içinde tutup aynı cümlelerle sorunu ifade ediyoruz ve sonra karamsarlığa kapılıyoruz. Sorundan uzaklaşmak, bir süre onunla ilgilenmemek, sorunun çözebilmesi adına aslında önemli. Hem iş tecrübelerime hem de kişisel tecrübelerime göre, soruna odaklanmak yerine, çözüme odaklanmanız size kendinizi iyi hissettirecektir. Bunun haricinde, depresyon denilen ilete de bulaşmamış olacaksınız.

Kendinizi iyi hissetmek için, birkaç yöntem geliştirmeniz de fayda var. Sözgelimi; bolca şükredebilir, eğlenceli film seyredebilir, dans edebilirsiniz ya da yeni bir hobi geliştirebilirsiniz. Arkadaşlarınızla sosyalleşebilir, bir arkadaşınızla dertleşebilirsiniz. Ama en önemlisi sevginizi paylaşabileceğiniz küçük dostlar edinebilirsiniz ( kedi, köpek, kuş gibi…) ayrıca küçük bir çocuğu evlat edinmek, ihtiyaç sahiplerine yardım etmekte size iyi gelecekler arasındadır.

Peki, hastalıklar neden başımıza gelir sorusuna verilebilecek en mantıklı cevabın; hastalıkların vücudumuzdan yayılan enerji uyarıları olduğunu söyleyebilirim.

Yolda giderken artık adım atacak halimiz kalmaz, o kadar yoğunuzdur ki, durup dinlenmeye fırsat yoktur. Ah işte, ilahi adalet… Birden anlamsız şekilde, ayağınız takılır ve düşersiniz. Sonra günlerce ayağınız alçıda olur. Belki kötü bir durum gibi geliyor size ancak bu hayatın size durmanız gerektiğini gösteren bir işarettir. Bazen peş peşe gelen sıkıntıların altında da bu tip durumlar vardır. İlahi mesajı almamış olmanızdan kaynaklanmaktadır. Yine başka bir örneğim şöyle olacak; inanılmaz baş ağrılarının bilimsel gerçek belirtileri elbette var. Birkaç sebebi bile olabilir. Gerçek bir araştırmanın neticesinde herhangibi bir sonuç almadıysanız, stresten kaynaklı olabilir. Baş ağrısının aslında ciddi sorunları önleyici bir işaret olduğunu biliyor muydunuz? Baş ağrısı olmasa beyin kanaması geçirirdiniz. Beyin size; “yeter düşünme!” demektedir artık.

Hastalıkların kendimize dönmemizi sağlayan kuvvetli bir tarafı var. Çok insan hasta olmadan önce kendisi ile ilgilenmez. Hatta kendini ve hayatı sevmez. Kök inançlarımızın, hastalıkları çağırdığını biliyor muydunuz? Kendini suçlayan, pişmanlıklarla dolu bir kalp nasıl bir hastalık çağırmaz ya da öfke dolu bir insan belki de kalpte taşınan bir nefret. Belki kabul etmediğimiz bir gerçek, bizi bir hastalıkla karşılaştırabiliyor.

Gelelim hastalıkların anlamlarına ve onlar için hazırlanılmış olumlu cümlelere;





ASTIM:

NEFES ALMAYI HAK ETMİYORUM.

·        Geçmişte yaptığım ve yapmadığım her şeyi sevgiyle kucaklıyorum ve kendimi bağışlıyorum.



BEL FITIĞI:

HERŞEYİ BEN TAŞIMALIYIM. ( Aşırı yük yüklenmek, suçluluk duygusu)

·        Yaşamı ve sorumluluklarımı paylaşabilirim. Bunun için kendimi suçlu hissetmem gerekmez.



DEPRESYON:

HİÇBİRSEY YAPMAK İSTEMİYORUM.( BİR TÜR PROTESTO)

·        Hayatı bütün doluluğu ve yoğunluğuyla yaşamayı seçiyorum.



DİYABET:

KENDİ CEZAMI KENDİM VERİRİM. (GURUR, HATA YAPMAKTAN KORKMAK, ÖZÜR DİLEYEMEMEK)

·        Yaptığım ve yapmadığım her şey için kendimi affediyorum.



EPİLEPSİ:

HER ZAMAN ÇOK DİKKATLİ OLMALIYIM. KORKU DUYMAK.

·        Geçti, artık güvendesin. Rahatla ve gevşe!



HİPOTROİD:

ÖFKELİYİM. FAKAT GİZLEMELİYİM.

·        Kendimi kolayca ifade edebilirim.



İŞİTME KAYBI:

DUYMAK İSTEMİYORUM.

·        Duyduklarımla yüzleşmeye hazırım, duyduklarımla değişmem gerekirse değişebilirim. Değişmekten korkmuyorum.





MİGREN:

MÜKEMMELLİYETÇİLİK. GÖZÜNDE ÇOK BÜYÜTTÜĞÜN EBEVEYNİN SEVGİSİNİ KAYBETMEKTEN KORKMA.

·        Kendim olmayı seçiyorum. Böylece yaşamımı güvenle sürdürürüm.



MS:

SENİN YERİNE BEN ÖLEYİM

·        Yaşam sorumluluğumu kabul ediyorum. Benim sorumluluğum var olmak ve kendimi ifade etmektir.



YÜKSEK TANSİYON:

ÇOK ÖFKELİYİM.

·        Bana yapılan ve benim yaptığım her şeyi bağışlıyorum.

·        Bırakıyorum.



UNUTKANLIK:

HATIRLAMAKTAN KORKUYORUM.

Gerçek; beni ve seni özgür, güçlü ve güvende kılacaktır sevgili ilkel beynim!



****

Bu şekilde örnekler verebilirim. Daha pek çok hastalığın bir çok anlamı var. Ama okudukça anlayacağınız gibi hepsinin de ortak noktası; bir olumsuz inançtan kaynaklanması ya da yaşanmışlıklarla bağlantılı olması. Bütün bunlar, kendimize dönmemizi, kendimizle ve çevremizle barışmamız gerektiğini gösteriyor.

R.Şanal Günseli, kuantum düşünce tekniği üzerine yazılar yazan, eğitimler veren biri; kuantum iyileşme ve kuantum kodlama adlı küçük iki tane kitabı var. Ayrıca başka kitapları da var. Özellikle hastalıklarla ilgili yukarıda paylaştığım bilgiler ondan alıntıdır.(Hastalıklar ve olumlumlamalar) Detayı onun kitaplarında ya da diğer kuantum yazarlarından bulabilirsiniz.

Sevgiler…



Emel Baykara

















  

10 Temmuz 2018 Salı

KAÇKINLAR





Ferid Edgü 1950’li yıllarının yazarlarından. O dönemin bir başka bilenen yazarı ise; Oğuz Atay’dır.



Yeni keşfettiğim bu iki öykücünün tarzının birbirine çok yakın olduğunu düşünüyorum. Zaten Ferid Edgü kitabının son söz kısmında bundan bahsetmiş. Kendi dönemindeki arkadaşlarıyla ve kendisiyle ilgili yaptığı açıklamalarda; bu dönemin biraz kasvet içerdiğini biraz tarz değişikliği yaptıklarından bahsetmiştir. Gerçekten de her ikisinde de fazlasıyla var. Kasvetli, karışık ve tuhaf olayların, düşüncelerin yer aldığı öyküler. Yazar, öykünün içine seni çekiyor, bir o kadar da dışında bırakıyor.  Karakterler iç içe ve değişkenlik içeriyor. Hangi karakterin, hangi zaman diliminde olduğu karışıyor. Onunla gerçi “kaçkınlar” adlı eserle tanıştım. Anlatımı, tarzı sıradanlığın ötesindeydi. Biraz fazla cesur bulmuştum. Annesinin, babasını aldatıyor olmasından etkilenen, her seviştiği kadında onu bulan bir erkek çocuğunun duygusunu vermiş satırlarında. Çok güçlü bir şekilde kendinizi kahramanın yerinde görebiliyorsunuz.



Oğuz Atayın “korkuyu beklerken“ adlı yapıtında da benzerlikler vardı; benzerlik derken konuyu şu şekilde açıklamak gerekir. Yapıtlarındaki ‘üslup farklılığının’ aynı olması.  Tavan arasında sevgilisinin öldüğünü düşünen, örümcekler tarafından yendiğini, o şekilde ondan ve anılarından intikam aldığını düşünen bir kahramanı anlatmıştı. Çarpıcı bir bakış açısı olduğunu düşünmüştüm.



Kaçkınları okuduktan sonra her ikisine ve döneme ait hayranlığım bir kez daha arttı. Tabi ki, diğer eseleri de okumak için heyecanlanıyorum.



Kitapta son söz kısmında, 50li’li yılların ve kendisinin düşüncelerini çok güzel anlatmış. Özellikle de yazmakla ilgili olan kısım çok hoşuma gitti. Kendi benzerlerimizi bulmak için yazdığımızı söylemesi, dilimizden anlayacak insanları bulmak için yazdık demesi; kendimi ifade etmemi çok kolaylaştırdı ve kesinlikle yazara kendimi çok yakın hissettim.



Kitap bastırma hevesinden bahsetmiş. Gerçi ilk kitabı yirmi yaşında basılmış. Yazı yazmakla meşgul birinin kitap bastırmak gibi kaygısı olmalı mı? Ayrıca tartışabileceğimiz bir konu ancak kendimdeki o heyecanı bir başkasında görmek ve cahil cesareti diye nitelendirdiği bir dönem olmasında başka bir durum. Genç yaşta heves ederek bastırdığı kitabın isiminin başka bir yabancı yazarın kitabındaki kelimeyi değiştirerek bulmasını da çocuksu olduğunu kabul etmiş; sevimli bir itirafla bunu ortaya çıkarmış.



Bence bu yazarı keşfetmeyenler bir an önce keşfetmeli… Yazmak isteyenlere özellikle de öykü konusunda ilerlemek isteyenlere tavsiye ederim. Bundan birkaç yıl önce yazarlık kursundaki hocalarımın tavsiyesiydi.  Yazmak için biliyorsunuz bol bol okumak gerekiyor, okunması gereken o kadar çok kitap var ki, bir an önce başlayın.

NOT: Eski bir yazımdır. Bloga olduğu gibi ekledim.





BİZ NE DERİZ EVREN NE ANLAR?






Evren hakkında ne çok yazı okuduk öyle değil mi? Öyle hayatımıza yerleşti ki, iki kelimemizden biri evren ve enerji oldu. İnsanlar konuşurken olumsuz cümleler için; “Dikkatli konuş evren duyuyor
birden gerçek oluverir” diye uyarır oldu. Peki, evren gerçekten duyuyor mu?



Bu tamamen kişinin nasıl baktığına bağlı gibi görünse de bilim dünyası evren ve sırlarını önemsiyor. Enerjinin bir çok okul kitabında yeri var biliyorsunuz. Enerji bizim görmediğimiz ama aslında
hissettiğimiz bir şey. Birçok bilimsel kitapta şöyle bir anlatım var: her şeyde
bir enerji var, enerjisi olan her şey titrer. Titreşim sayesinde olumlu ve olumsuz olayları kendimize çekeriz.

Günlük hayatta eşyaların ve bitkilerin enerjisini hissedemeyebilirsiniz. Çünkü oldukça hareketli,
telaşlı olduğunuz için. Gece yatarken birden ses duyar ve korkarsınız; bu buzdolabından çıkan sestir. Sonra usulca geriye yatarsınız anlar anlamaz. Peki, buzdolabı neden ses çıkarmıştır?
Buzdolabı titreşir, genleşir ve siz bunu sadece sessizlikte duyarsınız. Bu durum pek çok şey için geçerlidir. Sözgelimi; gündüz yanınızdan geçerken çiçeğin salladığını görürsünüz.
Şahit olduğunuz sahne tamamen çiçeğin enerjisidir.



İnsanoğlu bilinmezliğin ve bu gizemin karşısında kendini düşünürken bulur.
Bu gizemin etkisinde kalmayan yok gibidir. Farkında olalım veya olmayalım bazı cümleler artık hayatımızda.

Evrenle ilgili en sık rastlanan sözler;

“Evrene pozitif enerji yolla!”

“Evren boşluk sevmez!”

“Evrende almanın ve vermenin bir dengesi vardır!”

“Evrende her şey enerjidir!”

“Evrene ne gönderirseniz 10 katı geri gelir!”

“Evren size gülümsüyor!”

“Evrenden torpilim var!” (Aykut Oğut’un meşhur kitabı daha sonra slogan oldu)

“Evrende her şeyden bolca var” (Nil Gün kuraldışı kitaplarında sıkça geçer)

Evreni en iyi anlatan düşünce sistemi; çekim yasasıdır.
Çekim yasasının özü dilek ve isteklerimizi evrenin gerçekleştirdiği şeklindedir.
Batıdan gelen bu inanışa göre kimisi bunu yaratıcı olarak tanımlamakta. Evren ve yaratıcı aslında
farklı tanımlamalar. Yaratıcının varlığını en güzel ifadesi evrendir. Çünkü o yarattı. Ancak
çekim yasası, evreni Alaaddinin sihirli lambası gibi tanımlar.








Evren bizlere şöyle der; “DİLE BENDEN NE DİLERSEN!”

Öyleyse bugünden istemeye başlayabiliriz!

Sadece olumlu düşün, iste!

Evren emrine amade!


11 Mayıs 2018 Cuma

OKUMAK ÜZERİNE…





Aralık ayında yazdığım köşe yazımda; kitap okuma alışkanlığı nasıl kazanılır? Gençler ne okumalı sorularına yanıt bulmaya çalışmıştım. Bu yazımda yine okuma konusuna değinmek istedim. Çünkü okumanın sanıldığının aksine çok daha fazla bir önemi var.
Bilimsel verileri ortaya koyuyor, bunlardan yola çıkarak kitap okumuyoruz diye söylenmeye devam ediyoruz.

Son birkaç yıldır değiştiğimizi düşünüyorum. Gençlerin elinde kitap görüyorum; resim, müzik, yazı vs. sanata ilgileri artmış durumda. Sorgulayıcı ve farkındalıkları yüksek bir şekilde davranıyorlar; hal böyle olunca, kanaatim okuma oranlarının arttığı yönünde idi. Fakat bilimsel gerçekler hala bunun yeterli boyutta olmadığını söylüyor. Söz gelimi; okuma sıklığı ile ilgili yapılan araştırmada halkın %53’ü okumuyor, %14’ü ayda birden fazla okuyor,%12’si 2-3 haftada bir, %11’i haftada üçten fazla, %10’u haftada 1-3 gün okuyor.  Ülkeler arasında kitap okuma sıralamasında Türkiye’nin 86.sırada yer alıyor olması bizi hiç şaşırtmıyor. Belki bu oran yüksek olsaydı çok daha fazla şaşırtabilirdi.


   “Bir kitap okudum hayatım değişti!” Cümlesine çok denk gelmişsinizdir. Benim farklı dönemlerde, harika kitaplarla tanıştığım olmuştur. Şimdi bahsedeceğim kitap ben de inanılmaz güzel bir farkındalık oluşturdu. ‘Emin Özdemir, Eleştirel okuma’ (2007) adlı kitabını okuduğumda inanılmaz bir edebiyatın içinde, derinlerde olduğumu hissetmiştim. Etkisinden de uzun süre çıkamamıştım.

Şimdiye kadar yüzlerce kitap, dergi, makale okumuşumdur. Benim için yazar bir öğreticidir, bu ustalık ona olan inancımı yüksek tutmama neden oluyor. Okuduğum her fikre katılmasam da onu kusursuz bulmama engel değildi. Ben okuyucu olarak,  yazarımı eleştirmek haddime mi düşmüş diye düşünürdüm. Kitabın kutsallığından kenarına yazamayan, onu katlamaya kıyamayan ben, yine başka bir deha yazarın sayesinde kenarlarına notlar iliştirmeyi becerebilmiştim. Altını çizmek ilk günden beri yaptığım bir alışkanlıktı. Fakat yazarı didiklemek! Ne mümkün!

Eleştirel okuma kitabı, her şeyden önce okuduğumuzu anlama üzerine kuruludur. Okuduğunu anlama, tanımlama, parçalara ayırma ve yorumlama becerisini kazandırma çabası. Öykülerde, makaleler de hatta şiirlerde;  tüm edebi türleri kapsayan bir beceriden bahsediyor. O dönem Ales sınavına hazırlanırken, Türkçe sorularında en sık karşılaştığım durumdu. Metinleri, cümleleri, deyimleri didiklemem gerekiyordu. Böyle bir tesadüf ayrıca mutlu etmişti.

Beni bu yazıyı yazmaya iten düşünce de Türkçe soru çözerken, hızlı okumak ve parçalayarak, didikleyerek okumanın ve yorumlamanın genel bir kültür olduğu yönünde idi. Hiç düşünmediğim noktalara dikkatimin çekilmiş olması bunu paylaşma isteği duymama neden oldu. Bunca zaman eksik okumuşum. Evet! Okudum, altını çizdim, notlar aldım ama derinlemesine olmamış, en basit örneği; kelimeler ya da deyimler hakkında kapsamlı düşünmemişim. Haksızlık etmeyeyim ama bilmediğim kelimeleri araştırmak ve ya kökenine bakmakta sevdiğim bir şeydi.

Benim gibi okumayı sevmiş edebiyatseverlerin içerisinde beni yalnız bırakmamış kişilerinde olduğunu biliyorum. Eğitim sistemimiz kurallara dayalıydı ve sorgulayıcı davranmamıza müsaade etmiyordu. Bunun yanı sıra karakterinde büyük etkisi var. Öyle ve ya böyle okumaya yeniden başladım. Bu defa daha kapsamlı ve daha derin okuyorum.
Tavsiye anlamında Emin Bey’in kitabını mutlaka alıp okuyun. İkincisi ise; okuyun, bolca okuyun, son tavsiyem de okuduğunuzu anlayın, anlatılanları daha derinlemesine anlayın.

Okumanın sanılandan çok daha fazla kazandırdıkları var. Kazanımlarınızı arttırmak istiyorsanız, mutlaka doğru okumalısınız. Özellikle çocuklarınızın doğru okumasını sağlamalısınız. Okuma ödevlerini siz yapmayın, klasiklerin özetlerini okuyup, kitabı kestirip atmalarına izin vermeyin. Başarılı birer insan olmalarını istiyorsanız mutlaka eğitimlerine önem verin. Özellikle kitaplarla olan ilişkilerine…
OKUYUN! OKUTUN!







31 Mart 2018 Cumartesi

A LİTTLE GİRL






A little girl lived in Holland once. She was seven years old.  Her name was Violet. As soon as she was born, her father was happy. She was beatiful.  She was like a flower. So her father say Violet  to her. While Violet grew, she started school.   As soon as she started school, she was successful. She was clever and beatiful.

She liked animals Violet’s had a cat. İt’s name’s Maya. When Violet played with Maya, She had so much fun.

One day, it was raning. Violet wanted to walk in the garden. When she walked in the garden, there was a hat in her head. She was wearing a thick jacket. She went close to river. She saw a rainbow after the rain stopped. She was excited and she was happy. After Violet sat on the wet grass, she watched it. Suddenly, a cat apporached. When she saw it at first, she was scared. When she looked at it carefully, she understood that it was Maya. She loved it and kissed it. After Violet run, Maya followed her. They turned at home.

As soon as she arrived at home, she prepared herself a milk  and some cookies. At the same time, She prepared  a milk for Maya. When it was eight o’clock, she slept with Maya. They were smiling while they were sleeping.

Violet saw a dream. There was a little house. She was there. When she walked around in the house, she saw a Picture. She looked at the Picture carefully.

A little girl was blonde, she wasn’t big maybe she was seven years old. She was near the river in the forest. The weather was dark. İt Was raining. But suddenly sun came out and the clouds went away. She had a cat.

Amazing!

The Picture was alive. Violet was surprised very much. She saw her own Picture.

As soon as she realized a little girl, she was lost… where was she?

Violet opened her eyes next morning when she looked around, she didn’t see anything. She didn’t move only her eyes moved. Violet was in the Picture. She was the Picture.

 Everything was real or dream?

THE END




23 Şubat 2018 Cuma

İNATÇI OLMAK…





Çocukların harika bir dünyası var. O zengin dünyanın bir yetişkine de katkısı olacağını pek az kişi düşünebiliyor.Ben her zaman bu katkının farkında oldum ve bu durumun değerli olduğunu düşündüm. Bunu ispatlarcasına bir olay yaşadım geçen sene. Kız yeğenimle bir oyun oynamaya karar verdik. Önce bir kavanoz bulduk. Renkli kâğıtlarım vardı, onları çıkardım. Aklımıza gelen çılgınca bir sürü şey yazdık kâğıtlara. Oyun kavanozumuz hazırdı. Oynamaya başlayabilirdik. Oyunun içeriği şuydu; kavanozdan seçtiğimiz kâğıt parçasının üzerinde, ne yazılı ise onu gün içerisinde ya da o anda yapacaktık. Genelde pijamalarınla dans et, saçını deli gibi dağıt, camdan dışarıya bağırarak şarkı söyle, yakınındaki kişiye seviyorum de, babana sarıl, anneni öp gibi eylemler yazdık. Oynadığımızda da çok eğlendik, ayak koklama gibi sevimsiz şeylerde yazmıştık. Ve gerçekten bunlar bizi oldukça güldürmüştü.

Sabah kalktığımda bir cümle mutlaka seçmek istiyordum. O sabah oyun kutusundan seçtiğim kağıtta; “inatçı ol!” yazıyordu. Bu benim cümlem değildi. Ama nasıl inatçı olacağım ki diye düşündüm. Sonra hastanede olan babaannemin görüş saatine geç kalmıştım. “İnatçı ol” cümlesi aklıma geldi, hemen hazırlandım ve çıktım. Bir takım vazgeçmemi gerektiren aksiliklere rağmen inat edip gittim gerçi vaktinde gitmiş olmama rağmen görüştürmediklerinden giremedim. Ama hayatım için çok önemli bir farkındalık yaşadım. Bunu anlamamı sağlayan küçük yeğenime teşekkür etmeliyim.

İnatçı olmak ne kadar negatiflik içeren bir cümle değil mi? İnatçı çocukları hiç sevmem, ısrarcı olmayı da sevmem. Fakat anlıyorum ki, bazen hayatta inatçı olmak bir gerekliliktir. İstikrarlı olan insanların başarısının altındaki sırda bu; “inatçı olmaları”.

Siz kendinize dönüp baktığınızda inatçı olduğunuzu düşünüyor musunuz? Nelere inat ediyorsunuz? Sözgelimi, inatçılık sevilen bir özellik değildir. Belki de ilk okuduğunuzda benim gibi hiç sevmem diye düşündünüz. Benim de bu konudaki düşüncem sizden farklı değildi. Kimi insanlar, bildiklerinden şaşmaz, burnun dikine gider, at gözlüğü ile bakar asla öyle insanları yolundan döndüremezsiniz. İnadı inattır. Anlaşamaz, en ufak olayda kavga edersiniz. Böylesi bir durum şüphesiz ki, çekilmez.

Fakat bir de öyle insanlar var ki, tüm zorluklara katlanır, her şeyi göze alır ve mücadele eder. Onlar inatçı ve başarılı insanlardır. Hangisini seçmek isterdiniz? Hangisi olmak isterdiniz?

 Hayallerimizin peşinden gitmeyi unutup rutinin içinde kalmak bir süre sonra insanı mutsuzlaştırıyor. Bu rutini kırmak için de aslında inatçı olmak gerekiyor. Hayatla olan ilişkinizi kuvvetlendirmek için, olumlu düşünmek ve mutlu yaşamak içinde sıkı sıkıya bağlı kalmalısınız. Hayatla işbirliği yapmalısınız.

Hayatın koşturması içinde, karşılaşacağımız stresli olaylarımız olacaktır; kendimize sessizce bu olayların içinden geçebileceğimizi söylemeliyiz. İNSAN, İNADINA YAŞAMALI BU HAYATTA!

Hayallerimizi gerçekleştirmek için, karşılaşacağımız zorluklara göğüs gelerek, başarmak için inatlaşmalıyız özellikle de kolayı seçmeme konusunda. Tam bir şeyler yapmak üzere iken, bir zorluk çıkıyor ve hoop hemen yarım bırakıyoruz. Mevlana’nın söylediği çok güzel bir söz vardır;

“Her şey üstüne gelip, seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde, sakın vazgeçme! İşte orası kaderinin değişeceği noktadır! “

Yani diyor ki, ısrarcı ve inatçı yol, yolundan dönme!

Demek ki, inatçı olma hali bir anlamda kötü değilmiş. Haydi, hayallerinin gerçekleşmesi için inatçı ol!








2 Aralık 2017 Cumartesi

GENÇLER NE OKUMALI? ÇOCUKLARA KİTAP OKUMA ALIŞKANLIĞI NASIL KAZANDIRILIR?





Geçenlerde bir arkadaş grubu ile yemek yerken konu kitaplara geldi. Çocuklu arkadaşımız, liseye giden kızı için ne tür kitaplar okuması uygun olur diye sordu. Bir arkadaşımız, kitap tavsiye etmenin uygun olmayacağını düşündüğünü söyledi. Elbette lise çağına gelmiş bir gence, kitap okumayı da seviyorsa tavsiye edilmeyebilir. Ancak rast gele kitap okumakta çok uygun mudur diye düşünmeden edemiyorum.  Uygun görmeyerek itiraz ettim. Çünkü bizlere yön veren olmadığı için, rast gele kitaplar okuduk ve belki zamanında okunması gereken bir çok kitap sonraya kaldı.


Sözgelimi, klasikler hangi zaman diliminde okunmuş olmalı? Ben ortaokula giderken, kütüphanede tesadüf bulduğum Ernest Hemingway’in “Çanlar kimin çalıyor?” kitabını okumuştum. Ağırda gelse sonuna kadar okuyup bitirmiştim. Daha sonra okumaya doyamadığım Ernest Hemingway; en sevdiğim yazarların arasında yerini aldı. Ortaokulda ve lise de  okuma dersleri sayesinde klasikleri okuyabildim yine de hepsini okuyabildiğim söylenemez. Yeni yeni isimler duydukça ama bunu nasıl okumamış olabilirim diye kendimi hayıflarken buluyorum. Bence Lise dönemine gelmiş birisi, kesinlikle klasikleri okumalı ve bitirmeli. 

Günümüzde, anne- babaların en büyük sıkıntısı, çocuklarının kitap okumak istememesi. Çocuk okumayı sevmiyorsa ne yapmak gerekir? Baskı ve zorlama ile kitap okutmayın hele hiç sevmeyen bir çocuğun eline klasik kitap vermeyin. Çizgi roman ya da karikatür dergisi okuyor diye de üstüne gitmeyin. Bırakın ilgisini çeken yazıları, karikatürler ya da çizgi romanları okusun. Bu okumalar hafifçe başlamış olduğunu ve gelişebilir olduğunu göstermektedir.

Okumakta zorlanan çocuklar, “hadi oku bakalım” deyince geriliyorlar. Kitaptan soğumasını istemiyorsanız; tatlı tatlı alıştırın. Yanlış okumanın doğal olduğunu gösterin, biraz siz biraz çocuğunuz okusun. Ama okurken, zorlanıyor gibi yapmak empatik görünmenizi sağlayacağı gibi okumayı bildiğinizi ama komik göründüğünüz için de eğleneceği bir durum oluşturarak stres atmasına yardımcı olacaktır. Okuyabildiğini harika olduğunu söyleyin, her yanlış okuyuşunda düzeltmeyin. Sessizce dinleyin sonra o bölümü siz okuyun. Zaten dinlerken ve sizinle okurken ona belli etmeden düzeltmiş olacaksınız. Sevebileceği masal kitapları ile başlamak çok iyi bir fikir. Ayrıca okumayı söktükleri için zaman zaman okumaya ara verip resimler üzerinde oyun oynayarak rahatlatabilirsiniz. Önemli olan sevmesi, sevmediği zaman yapmak istemeyecektir.

Bir çocuğun okuma alışkanlığı, okumayı söktükten sonra başlar. Bu ilginin artması ya da azalmasından çocuk kadar velilerde sorumlu. Hem  onun okumasına yaklaşımınız hem de okumanın sizin hayatınızdaki yeri, bu durumu belirler.

Sizin hayatınızın neresinde kitaplar?

Peki, onlara okuması gerektiğini söylerken, siz ne kadar okuyorsunuz? Örnek olmanız şart! Beraber okuma saatleri yapabilir, birbirinize okuduğunuz kitabın özetini anlatabilirsiniz. Hem siz hem de çocuğunuz gelişsin.

Eski bir deyim vardır; kullanmasını çok severim. “ Görgülü kuş, gördüğünü yapar”. Çocuğum kitap okumuyor diyorsanız, siz ne kadar okuyorsunuz?

Okumak için geç kalmış sayılmazsınız, ilginizi çeken bir kitap bulun ve başlayın. Kitap okumak zenginlik ve hayal gücü katacaktır. Oturduğunuz yerden bir çok konuya hakim olur, bir sürü deneyim yaşarsınız ve bir sürü insan tanırsınız.

Sizin için bazı ünlü düşünür, yazar ve önemli kişilerin, kitaplar hakkındaki düşüncelerini anlatan cümleleri derledim. Şöyle ki;

Baltasar Gracian

İyi bir kitap, iyi bir arkadaştır.

Cemil Meriç

Bir adama bir kitap sattığın zaman, ona yalnız yarım kilo kağıt, mürekkep ve tutkal satmış olmazsın, ona tamamıyla yeni bir yaşam satmış olursun. Sevgi, dostluk, mizah ve geceleyin denizde dolaşan gemiler, eğer o kitap gerçekten benim anladığım anlamda bir kitapsa, onun içinde bütün gökler ve yer vardır.

Christopher Morley

Kitapların dünyası, insanın en hayret verici yaratıklarından biridir. Abideler yıkılır, milletler kaybolur, medeniyetler büyür ve ölür fakat bütün bu medeniyetlerin, tekrar tekrar nasıl ortaya çıktıklarını gösteren kitapların dünyası; hala genç, hala yazıldıkları gün kadar taze, yazarlarının yüzlerce sene önce ölmelerine rağmen, hala insanların kalplerinden geçenleri anlatarak hayatlarını devam ettiriyorlar.

Clarence Day
Allah'ım bana kitap dolu bir evle, çiçek dolu bir bahçe ver.
Confucius
Tek dostum kitaplarım, tek düşmanım cahil dostlarımdır.
Deniş Diderot
Güneş dünya için ne anlama geliyorsa, kitap da benim için aynı anlama gelir
Hz. Ebubekir (r.a.)
Kitaba aşık bir kimse için kitaptan daha sadık bir arkadaş, daha faydalı bir yardımcı, daha neşeli bir dost olamaz.
Isac Barrow
İyiyi arayan ruhun muhtaç olduğu asil dost, hakikati seslenen kitaptır.
İmam-ı Rabbani
Kitap, ruhun ilacıdır.
Voltaire
Kitaplarım, bana yetecek kadar büyük krallıktır.
William Shakespeare
Bir kitapta altını çizdiğimiz yerler, doğrudan doğruya bize hitap eden yerler değil midir?
Size ait bir kitaplar krallığınız var mı? Yoksa büyük bir kayıp! Ancak kaybetmiş değilsiniz. Hemen şimdi okumaya başlayın, çocuğunuzla beraber...

Bol okumalı, bol kitaplı günler diliyorum.
EMEL BAYKARA




















12 Ekim 2017 Perşembe

KARACASU GÜNLÜĞÜ



Genellikle seyahate çıktığımda gittiğim yer, insanlar ve izlenimlerim hakkında birkaç cümle yazarım. Tarihi dokusundan, kültüründen çok etkilenirim. Geçenlerde Aydının Karacasu ilçesinde idim. Karacasu Kaymakamı Güher Sinem Büyüknalçacı yakın dostumdur. Daha önce bir ortamda tanıştırdığım Uzman Psikolog Ayşenur Bayraktar ile de samimi bir arkadaşlıkları vardır. Sinem Hanım, eğitime çok önem veriyor. İlçenin Milli Eğitim Müdürü Aşkın Güneş ile bir organizasyon düzenledi. Bu organizasyonun kahramanı Uzman psikolog Ayşenur Hanımdı. Çünkü üç farklı seminer verdi. İki gün boyunca çocuklar, veliler ve öğretmenlere yönelik bir seminerdi.

Bu süreç beni oldukça etkiledi; Hem Ayşenur’un anlatımları hem de öğrencilerin ve velilerin hevesli olması.

Duygusal anlar yaşadığımızda oldu. Sözgelimi; Kaymakam Hanım’ın çocuklara konuşması hepimizi oldukça duygulandırdı. Niçin kaymakam olmayı seçtiğini anlatması çok isabetliydi. Çocukların ona sevgi ve hayranlık duyduğuna şahit olmuş biri olarak konuşmasının çocuklarda derin bir iz bıraktığını düşünüyorum.

Çocuklar hem Ayşenur Hanımı hem kaymakam hanımı gözleri parlayarak dinledi. Bu gençlerin kendine inan öğretmen ve ailelere  ihtiyacı var. Hepsi gelecek için kaygılı, heyecanlı ve ne olacak tedirginliğine sahipti. Hepimiz öğrenci olduk; bunlar bir öğrencinin en büyük kabusu değil midir?

Özellikle büyük kentlere göre kırsal kesimde çocuklar sanki biraz yalnız bırakılıyor. Kentlerde çocuklar alabildiğine evin reisi gibi yaşarken, kırsal kesimlerde maalesef çocuklar değer görmüyor. Bu değersizlik duygusu onların doğru seçimler yapmasını engelliyor. Belki içlerinde  bu çıkmazdan kurtulabilmek için derslere asılanlar vardır. Her ne olursa olsun bu çocukların desteğe, inanca ve anlayışa ihtiyacı var. Seminer boyunca gözlemlediğim kadarı ile iş öğretmenlerde bitiyor. Öğretmenin çocuğa inanması o kadar önemli ki… Bu yüzden bu tür seminerler kesinlikle yapılmalıdır. Sevgili arkadaşım Ayşenur o gün seminerinde değerli bilgiler verdi. Bunlardan biri unutulan bir bilgiydi. Psikologların genellikle ilişkiler için, kullanılmasını önerdikleri iletişim tarzının aynısını öğretmen- öğrenci ilişkisi içinde kullanılması gerektiğini anlattı. Gerçekten öğretmenler bunun farkında mıydı? Çocuk gelişimi eğitimi aldığım zamanların birinde  hocalarımdan biri; “Çocuklar ilk önce anne- babalarından sonra öğretmenlerinden etkilenir. Bu yüzden çocuklar karşılaştıkları tavır ve davranışları asla unutmazlar. Derin iz bırakır “demişti. Öğretmenler, çocukların gelişimine destek olmalı. Yapamazsın, edemezsin gibi yaklaşımlar hiç doğru değil. 0-6 yaş aralığı çocuğun gelişimi için gerçekten önemli. Bu dönem özgüvenin gelişeceği dönem olduğundan, okulun ve öğretmenlerin buna katkısı olması gerekir. Sözgelimi; çocuk mavi bir at çizdiğinde öğretmen; mavi at olmaz dememeli. Çünkü anaokulundaki çocuğun henüz hayal gücü tam gelişme dönemindedir.Bu yüzden biz çocukların istedikleri gibi boyamasına izin veririz. Gelişime açık olmamış bir öğretmen ancak o çocuğa atın gerçek renklerini söylerdi. Öğretmen öğrencisini dinleyecek, duygularını anlayacak ama olumsuz bir eleştiride bulunmayacak. En başta öğretmenler çocuklara etiket koyuyor; “tembel”, “çalışkan” vs… Aileler çocuklarını zaten başarılı ve ya başarısız diye etiketlendirmeyi seviyor.

Seminerde çocuklarının daha iyi olmasını isteyen hevesli ailelerle, hevesli çocukları gördüğüm zaman ne çok desteğe ihtiyaçları olduğunu düşündüm. Ülkemizde anne- baba eğitimi verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kimi yerlerde bu uygulamayı yapıyor. Öğretmenler içinde daha çok iletişimi destekleyen programlar olmalı. Öğretmen eskiden çok farklı anlamlara gelirdi. “Öğretmen saygı duyulacak bir bilgedir”. Bizim kuşak en azından böyle bakardı. Öğretmenler artık mesleklerine farklı bakıyor. Tabi bunu her öğretmen için söylemek mümkün değil.

Anadolu’da ve doğuda hatta Ege’nin en uçra köşelerinde bile eğitimin gitmesi gerekirken, öğretmenlerin kolaya kaçmasını doğrusu tuhaf karşıladım. Bu çocukların aydınlanmaya, geleceğin ışığı olmaya hazır etmemiz gerekmez mi? Ülkemizde hala okumayan ,erken evlendirilen kız çocukları; başlık parası hatta bitmeyen kan davası gibi bir çok olumsuz durum varken. Öğretmenlerin aydınlık Türkiye için en karanlık köşeyi bile aydınlatması gerekir.

Bu yazıdan Karacasu öğretmenlerinin ilgisiz davrandığı yönünde bir anlam çıkmasın. Geçmişten günümüze öğretmenlik mesleğindeki değişimlerden bahsediyorum. Ne kadar kutsal bir iş yaptıklarını söylemeye çalışıyorum. Ve ne kadar öğretmen desteğine ihtiyacımız olduğunun altını çiziyorum.

Eminim ki, o çocuklara, velilere ve öğretmenlere çok iyi gelecek bir seminerdi. İlçenin Milli Eğitim Müdürü Aşkın Bey, bu seminere çok hevesli idi. Bilginin bu üç kitleye ulaşmasını çok istiyordu. Seminerlerin sonunda doğru soru –cevap kısımlarına geçildiğinde Ayşenur Hanım gerçekten yoğun bir ilgiyle karşılaştı. Bu durum açıkçası bizleri de heyecanlandırdı.

Keşke herkes bu kadar duyarlı ve bilgiye açık olsa demekten kendimi alamıyorum. Dolasıyla bu seminerler ilk ve son olmayacağa benzer.

Duyarlı yöneticiler, duyarlı eğitmenler umarım çoğalır. Ve Türkiye’nin en ücra köşesine bilgiyi ulaştırırlar.

Sayın Kaymakam Hanım’a, Aşkın Beye ve Ayşenur Hanıma, okulumuzun Müdürü Berrin Hanıma bu güzel seminer için kendi adıma teşekkür etmek isterim. Kaymakam Hanımın bu hareketinin örnek teşkil etmesini umuyorum.

Eğitime tam destek!










17 Aralık 2016 Cumartesi

Bir kedi, bir şapka ve bir kutu…








Bir kedi, bir şapka ve bir kutu…

Koridordan beyaz bir gölge geçti. Evde kimse yoktu. Yeni bir av yakalamak istercesine etrafa bakan bir kaplana benziyordu. Oysaki o meraklı bir kediydi yalnızca. Beyaz tüyleri, sarı gözleri, tombik bir bedeni vardı. Duruşu sertti. Fakat en çok sevilirken kendinden geçer ve yüzü gülerdi. Büyük bir ev kedisi değildi. Yalnız yaşayan, yaşlı bir kadının yanında kalıyordu. Evde çocuk yoktu. Çocuklu misafir gelirse, gelen çocuklarla oynardı. Kadının çokta geleni gideni olmazdı. Bazen ev sıkıcı gelirdi, gitmek isterdi ancak sokak kedisi olarak yaşamak istemiyordu. Pencere kenarında oturup, dışarıyı seyretmek daha keyifli geliyordu. Öyle ya, kaloriferler sıcak olacak, yemeği önüne konulacak, televizyon karşısında gerilecekti bunlardan yoksun olmak işine gelmiyordu. İçinden dişi kedi bulmak bile gelmiyordu. O konfor kedisiydi. Gerçi bazen merakına yenik düşüyordu. Kapıyı açık bulup kaçmaya çalıştığında ne kadar cesur olduğunu görmüştü. İstese fırlar, apartman boşluğuna gizlenir ve kaçar giderdi.

Ama yaşlı kadın ona üzülür, hasta olursa vicdan azabı çekmez miydi? İyi de o bir kediydi. Böyle düşünmemesi gerekirdi. Her kedi sahibine bağlı mıdır ki? Bir de kediler için nankör derler. Gerçekte böyle bir şey yoktur. Birileri yorum yapmış, birileri de inanmayı seçmiştir.

Yaşlı kadın, ona bir arkadaş almalıydı. Her gün dua ediyordu aklına gelsin diye. Bir gün, evin kapısı açıldı. Yaşlı kadın, içeri neşeyle girdi. Elinde bir kafes vardı. Kafesteki kuşu gördüğünde dünyalar onun olmuştu. Kadını zıplayarak karşıladı. Yaşlı kadın, kuşu kafesiyle beraber fiskos masasının üstüne bıraktı. Kedi kuşun olduğu odaya geldi, kafesin önündeydi. Kedi kuşa, kuş kediye baktı. Kuşun etrafında döndü, kuş tedirgindi. Bu sırada yaşlı kadın;

“Bulut” diye seslendi. Kedi süt kâsesine koştu. Sütü doyasıya içti, kâsenin başında gerindi. Bu arada kadın, yeni aldığı şapkasını deniyordu. Kedinin şapkada dikkatini çeken, şapkadaki beyaz tüy oldu. Kedinin gözler, tüyde takılı kaldı. Sonra birden içerdeki kuşu hatırladı. Dişleri kaşındı. Aklına düşmüştü bir kere.

Kafesin etrafında dolaştı, kadın içerde şapkasını ve kıyafetini deniyordu. Kafesin üstüne doğru  atladı. Kuş çırpındı, kafesin diğer tarafına uçtu. Tam bu sırada fiskos masasının üstünden yuvarlandı yere. Kuş yerdeydi, kedi atladı, ağzını açtı fakat demir parmaklığı ısırmıştı. Ağzı acıdı. Kuş bu sırada can havliyle ötüyordu. Kadın içeri girdiğinde gördüğü manzarayla şoke olmuş, kediye bağırmış ve onu kovmuştu.

Kedi perişandı. Bütün gece uyumamış, miyavlamıştı. Yaşlı kadın, sabah gözünü açtığında kedinin hasta olduğunu fark etti. Hemen hayvan hastanesine götürdü. Doktor, önemli bir şeyinin olmadığını söylemişti, biraz streslendiğini ve dinlenmesi gerektiğini söyledi.

Eve geldiğinde kadın neşesi yerine gelsin diye odasına bir kutu hazırladı. Kutunun içerisinde renkli toplar, oyuncaklar koydu. Sütü kabına boşalttı. Kedi, sütü içti, gerindi, yuvarlandı, keyfi yerine gelmişti. Kutuyu merak etti. Zıpladı, tırnaklarıyla ufak vuruşlar yaptı ve kutuyu biraz uğraştıktan sonra yarıya kadar eğdi ve içine girdi. Topu ısırdı. Onunla oynamaya başladı.  Şimdi mutluydu. Oyun oynarken birden aklına yine kuş geldi. Kutudan zıplayarak çıktı. Odaları gezindi, kadını merak etti. Yatak odasında yatağın üstünde şapkayı gördü. Tüylü şapka oradaydı, çok heyecanlandı. Yatağa zıpladı geri düştü, tekrar denedi, düştü, tekrar denedi. Daha az yemeliydi zıplamakta zorlanıyordu. Derken atladı bile. Ve şapkanın tüyüyle oynamaya başladı. Patiler attı, kokladı, yaladı tam ağzına alacaktı;  kadın içeri girdi. Gülmeye başladı, aldı, onu sevdi, şapkayı kafasına taktı, çok komik ama şirin görünüyordu. Kadın sesli bir şekilde;

“ Sana bundan sonra çizmeli kedi mi demeli acaba?” diye mırıldandı. Çocukça bir kahkaha attı. Sonra kediyi eliyle yukarı kaldırıp, zıpladı, salladı ve yere bıraktı. Kedi sersemlemişti, koridoru sallanarak geçti. Salona gitti. Kuş yerindeydi ama sahibi peşinden gelmişti. Balkona çıktı. Bezgindi, miskindi. Orada yattı uzandı. Kuşları seyretti daha önce hiç başına böyle bir şey gelmemişti. Kuş yemek istiyordu resmen. Bir kuş çok yaklaşmıştı ona zıpladı pençesiyle kuşu yakalamış, içeri doğru savurmuştu. Köşeye düşen kuşu, çırpınmasına karşın yakaladı, onu ısırdı, ağzı kan içindeydi. Kuşun kanadı ve belki bir parça eti kopmuştu. Tam o sırada sahibi içeri girmiş, ağzında kanı ve yerde kuşu görmüştü.

“Hayvan! Nasıl yaparsın?” diye bağırmıştı. Kediye sinirlenmiş, onu kovmuştu. Kadın çok sinirlenmiş, birkaç gün onunla ilgilenmemişti. Kedi çok üzgündü, nerede yanlış yaptım diye düşündü. Kadının gönlünü almak için onun bacaklarına sürünüyor, kucağına oturmaya çalışıyordu. Bir süre sonra kadın yumuşadı. Kadının arkadaşı;
“doğasına uygun hareket ediyor, abartmıyor musun?” demese belki de uzardı küslükleri neyse ki barıştılar.

Sonra bir gün kapı açıktı, kedi düşünmeden fırladı, apartman boşluğunda bir yerde saklandı. Apartman kapısına geldiğinde; başını dışarı uzattı, etrafa baktı. Bir dişi gördü. Bakıştılar. Yanına gitti. Sonra aşağı doğru aktılar…






ÇAYDANLIK


                                              ÇAYDANLIK

Ocağın üstünde, beyaz renkli, çilek desenli bir çaydanlık duruyordu. Dumanları çıkıyor, hararetli bir şekilde altı yanıyordu. Kısıldığı zaman kendini daha iyi hissediyordu. Biraz sonra elleri narin olan ev sahibi gelip onu alacak ve içindeki nefis olan çayı, bardaklara boşaltacaktı. Bardak seslerini duymasa uykuya dalacaktı; birden neşelendi, çay dökülürken çok eğleniyordu. Kadın çayı bardaklara dökerken bir miktar eline geldi. “üf! Çok sıcak!” dedi, parmağını ağzına götürdü; “ neyse” dedi.

Misafirler çay bekliyordu hemen tepsiyi aldı, götürdü. Bu arada çayın altını iyice kısmıştı, çaydanlık daha da keyiflenmişti bu yüzden. Şarkı söylüyor, ıslık çalıyordu. Kadın ara sıra geliyor çay doldurup gidiyordu. Çaydanlıkta halinden oldukça memnundu. Kadın onu yeniden demlemeye çalışınca çok sinirlendi, morali bozuldu, kocaman ateşte durmayı sevmiyordu hem desenleri bozulabilirdi. Çay yeniden olunca tekrar neşelendi, şarkılar söylemeye başladı, ıslığını çaldı. Oturduğu yerden bir parça dışarıyı görebiliyordu, yağmur yağıyordu, pencere de isler vardı.

Bazı akşamlar sahibi onu alıp götürürdü; salonu pek severdi. Salon mutfağa göre daha eğlenceliydi. Orada şarkı dinleyebilir, mum ışığında oturabilir, televizyon izleyebilirdi. Hatta camdan dışarı bakabilirdi. Yağmur damlalarının cama vurmasından büyük bir keyif alırdı. Bazı zamanlar, “keşke yağmur damlası olsam” derdi, yerinde öylece kalmak, hareketsiz durmak onu sıkıyordu.

Salondan gülme sesleri geliyordu. “şimdi salonda olmak vardı” dedi. Biliyordu ki, eğlenceli bir ortamdı. Sahibi bu arada mutfağa gidip geliyor, çay doldurup gidiyordu. Fakat çay bitmek üzereydi, çaydanlık üzüldü. “Şimdi ocağı kapatırlar” dedi suratını ekşiterek. Yalnız kalmak istemediğinden, ocağıda kapatsınlar istemiyordu. İşi bitince sürekli rafa kaldırıyorlardı bazen ki, çok nadir ocağın üzerinde bırakıyorlardı. Dolaba konduğunda yalnız kalıyordu, hiç arkadaşı yoktu. Dolapta boş kavanozlar bulunuyordu, onlarla eğlenmek mümkün değildi. Sırf bu yüzden onu ukala biri olarak görüyorlardı. “Kadın geliyor!” diye sayıkladı, çaydanlık ıslık çalmaktan vazgeçti, morali bozulmuştu bir kere, kadın gerçekten ocağın altını söndürdü.

Uzun süren bir yalnızlık, çaydanlığı ağlatmıştı, hiç sevmediği bir şey varsa bu da; yalnız kalmaktı. Kadın epeyce bir süre mutfağa girmedi, çaydanlık öfkelenmeye başlamıştı. “ Neden ben!” dedi. Tekrar camdan dışarıya baktı hâlâ yağmur yağıyordu. “ Tamam, ben de kendim eğlenirim” dedi. Gözlerini kapattı; gökyüzünde uçuyordu, süzülerek aşağı indi, bir pencereye düştü, aynı anda birkaç tane daha damla yanına düşüverdi. Damlaların hepsi gökyüzünden inerken; “yuppi!” diye bağırıyorlardı. Çaydanlık heyecanlanıyor yeniden yapmak için sabırsızlanıyordu. Gökyüzünden aşağıya kendini bırakırken bu defa “yuppi” diye bağırdı, çok eğleniyordu. Yüzlerce, binlerce damla aynı şekilde bağrışıyorlardı sanki lunaparktaydılar.

Kadın mutfağa girdiğinde çaydanlık kendine geldi; “ ne güzeldi!” dedi, yüzü gülüyordu, kendi kendine eğlenebildiği içinde gurur duydu. Kadın meyve hazırlayıp gitti. Çaydanlık bu duruma ne sevindi ne üzüldü. Çok geçmeden misafirler gitti. Kadın mutfağı düzeltmeye girdi. Bulaşıkları yerleştirirken, çaydanlık onu seyrediyordu. Bulaşık  gürültüsü onun yalnız olmadığını hissettirdiğinden şikayet etmezdi. En sonunda kadın onu ocağın üstünden aldı, içini boşaltı, yıkadı, kuruladı, rafa koydu. Tepkisizdi artık alışmalıydı, bu hep böyle olacaktı.

Karanlık rafta; bir köşede öylece duruyordu, uykusu da yoktu. Yan tarafındaki birkaç boş kavanoz, boş lakırdı ediyorlardı. Konuşmak istedi ama cesaret edemedi. “ En iyisi uyumak” dedi sessizce uyudu.

İki gün boyunca hep raftaydı, canı sıkılmıştı. Anlam veremiyordu sürekli kullanmayışlarına.
İki  gün ona  bir asır  gibi  gelmişti. Tükenmeyen  saatler,dakikalar  sonra  bir gün  ansızın….
Yepyeni bir çaydanlık mutfakta belirdi. Çaydanlık şaşkın bakarken, boş kavanozlar fısıldaşmaya başlamıştı bile. “ Ben varım, neden bir tane daha aldılar ki?” diye söylendi. Pencereden kendine baktı; “tamam belki biraz cildim kabarmış, biraz desenlerim bozulmuş ama aslan gibi duruyorum” dedi.

Birkaç gündür yeni gelen çaydanlıkla yan yana durdu. Bazen onu bazen de yenisini kullanıyorlardı. Yeni gelen hiç pas vermiyordu, görünümü çok ukala idi. Burnu kalkık, sapları kalın, çelikten yapılma soğuk görünümlü bir çaydanlık işte diye düşündü. Fakat kabul etmeliydi ki; onu kıskandı, çok güzel bir çaydanlıktı.

Bu kendini beğenmiş çaydanlığa nasıl davranacağını bir  türlü kestiremiyordu. Yaklaşmaya  çalıştığında  tersliyordu. Havasından  yanına  yaklaşılmıyordu. Hem neden kendini ona  yakın davranmak zorunda hissettiğini bilmiyordu. En iyisi tepkisiz kalmak diye düşündü. Birden sessizliği yaran bir ses duyuldu:
_ “ Buldummm!” O karanlık dolabın içinde yankılandı ses. Birden muzipçe  yaptığı coşkulu harekete güldü. Bu kendini beğenmiş çaydanlığa karşı bütün kavanozlarla işbirliği yapmak fikri hoşuna gitmişti. Dolaptan çelik çaydanlığı çoktan çıkarmışlardı. Bunu fırsat bildi.
__ “ Arkadaşlar! Bu yeni gelen çaydanlık kendini beğenmiş biri, hiç sizinle konuştuğunu gördünüz mü? Buna haddini bildirmek lazım, bu şahısla konuşmayalım, onu duymayalım!
Küçük kavanozlardan bir tanesi; “küsmecilik mi oynayacağız?” dedi. Çaydanlıkta onun gibi bir şey diye cevap verdi. Kavanozlar boş lakırdı etmeye devam etti. Ev sahibi, hızlıca hareket edip dolabı açtığında, kavanozların neden böyle dört bir yana dağıldıklarını anlayamadı. Çünkü kavanozlar, galeyana gelip kafalarındaki kapakları fırlatmışlardı. Bir tür isyan başlatmışlardı.
İşi bitince yerine geri dönen çelik çaydanlık, dolaptaki sessizliğe anlam veremedi. Her zaman ki, dedikodu eden kavanozlar nedense suskundu. Emaye çaydanlığınsa bıyık altı gülüşünü fark etmişti. “ Akılları sıra konuşmayacaklar” dedi. Yaptıkları hareketleri kaile almadığını gösteren davranışlarda bulunuyor, kendi kendine şarkı söylüyor, eğleniyordu. En sonunda kavanozlar patladı. Hep birlikte şarkı söylemeye başladılar. Kendilerinden geçen kavanozlar, emaye çaydanlığın ters bakışlarıyla hemencecik susuverdiler.
Mutfakta sessizlik hakimdi. Dışardan gelen güneş ışıkları dolabın içine sızıyordu. Emaye çaydanlık, esnedi. Etrafına göz attığında kavanozlardan bazılarının horladığını fark etti. Aşağı doğru eğildiğinde saklama kaplarının ağızlarının bozulduğunu ve dağıldıklarını gördü. Dışarı çıkmak için sabırsızlanıyordu. Çay yapmak istiyor,camdan dışarıyı seyretmek istiyordu. Yanındaki çelik çaydanlığa yan gözle baktı. “gıcık” diye söylendi. Kadın her sabah yaptığı gibi bir hışımla dolabı açtı; ellerini bir çelik çaydanlığa, bir emaye çaydanlığa götürdü. Mutfağa giren küçük kız bağırdı:

__ “ Anne, çilekli olanı al!” dedi. Kadın hemen çilekliyi indirdi. Ocağın üzerinde suyu kaynatırken o da fıkır fıkırdı sanki  o seçilmiş ve o kazanmıştı. Neredeyse göbek atacaktı, etrafa baktı, çelik çaydanlığın laf taşıyan adamları vardı. Bunlar genellikle işe yaramayan, bir kenara atılan çaydanlık kapaklarıydı. Belki bir umutla çelik çaydanlığa takılır diye yalakalık yapıyorlardı, acınası bir halleri vardı. Bir kez bunların yalan söylediğine bile şahit olmuştu, o zaman hemen isyan edip yalan söylüyorsunuz demişti. Bunu yaptığında herkes onu haklı görmedi. Kötü bir çaydanlık olarak biliniyordu. Oysa ki, küçücük mutlulukları vardı, sevinçleri,hüzünleri vardı. Kendine has saf bir dünyası vardı. Ama bu dolabın içinde onu anlayan kimse yoktu. Yalnızdı ve hep mücadele etmek zorundaydı. Çileğe bir hüzün çökmüştü; çayı demledi bile. Kadın bardakları neşeli neşeli tepsiye yerleştirdi. Küçük kız masanın üzeride duran şekerliği kaptığı gibi annesine getirip verdi. Kadın:
___ “Aferin kızıma” dedi. Salona geçtiler. Kadının misafiri gelmişti, kapının çalmasından anlamıştı zaten. İçi içine sığmadı hemen salona geçmek istedi fakat sahibi hemen onu salona almaz ki. Yarım saat geçti ki, şapkasını havaya fırlatıp geriye takıyor sonra yine fırlatıyordu. Neyse ki, ev sahibi gelip onu aldı da can sıkıntısından kurtuldu. Gelen misafir çok candan birine benziyordu. Eğlenceliydi, çok güldüler. Akşam olduğunda yerine gitmek hep zor gelirdi. Şimdi o boş kavanozların lakırdıları, çelik’in kendini beğenmiş hallerini nasıl çekeceğini düşünüyordu. Dolaba girdiğinde kavanozların ve kapakların birden sustuğunu fark etti. Çaydanlık gövdesini hareket ettirerek;
___ “Çok yorucu bir gündü, çok işim vardı. Uykum var” dedi ve uykuya daldı.

Sabah gözlerini açtığında  birkaç kavanozla, kapakların konuşmasına şahit oldu. Dinlediğini belli etmemek için uyuyor numarası yaptı. Kırmızı kapak :
___ “ Bence Çilek gidecek, çok eskidi. Bak sana yeni çaydanlık aldılar. Çelik  çaydanlık sağlama benziyor, emaye çaydanlığın süsleri hep döküldü.” Kısa mavi kavanoz ise;
___ “ Bana da öyle geliyor ki, yakında atarlar onu. Son günlerde çok değişti. Herhalde kıskandı yeni geleni, çelik çaydanlık gibi davranıyor. Önceden beri bizi sevmezdi diye karşılık verdi. Kapaklardan biri karışıktı söze:
__ “ Üstelik şimdi ona destek olmamızı istiyor, boş versene!”
kapaklardan bir diğeri: “onların arasındaki şey” dedi. O sabah çelik çaydanlık gitmişti. Emaye çaydanlık buna fazla tepki göstermedi. Zaten canı iş yapmak istemiyordu.

Günleri pek iyi geçmiyordu. Yüzü çökmüş, uykusuz ve tatsızdı. Bir türlü mutlu değildi. Belki de bu sözlerden etkilenmişti. Bu dolaptaki pek çok kişi onu değerli bulmuyordu, yeterli de görmüyordu. Bu duyduğu konuşma ona çok ağır gelmişti. Beğenilmiyordu ki ne yapabilirdi. Aslında kendini beğenirdi; ah birde başkaları sevebilseydi, çok isterdi. Gerçekten yeni gelen çaydanlık güzeldi, yapabileceği hiçbir şey  yoktu. Sona yaklaştığını hissediyordu. Bir haftadır dolabın içindeydi, sahibi onu terk etmişti. Sokağa atılan bir kedi yavrusu yada cami havlusuna bırakılan zavallı bir bebekti o.

Beklenen an nihayetinde gerçekleşmiş, ev sahibi eskimiş olan çaydanlığı çöpe atmıştı. Kadının elinde giderken, korkusu büyümüş, ağlamıştı. Yerler içindeki suyu döke döke gitmesinden dolayı ıslanmıştı. Kimse anlamadı onun giderken ağladığını. Öyle mağdurdu ki, öyle dik başlıydı ki. Arkasından giderken yapılan dedikodulara bile cevap vermedi. Dolaptan boş lakırdı sesleri geliyordu. O giderken sevinenler vardı, bunu gizlemiyorlardı ki.

Acı içinde çöp tenekesinde duruyordu. Bunca yıl ki, emeğinin karşılığı bu olmamalıydı. Artık hayatı bitmiş, bir kağıt parçası gibi buruşturulup bir kenara atılmıştı. Bu şekilde de yaşamak istemiyordu. Kadın çöpü, akşam kapıcıya verdi, kapıcı alıp büyük çöp kutusuna attı; dışarıdaydı ve nefes alabiliyordu ama mutlu değildi. Kalbi kırık dökük ve paramparçaydı, güzelliği biten her şey hep bir kenara atıldığı gibi o da atılmıştı. Sonra çöpün içinden gördüğü kadarıyla bir adam eğildi, gülerek, kibarca onu olduğu yerden kaldırdı. Üzerini sildi, “güzel bir şeysin” dedi. Çaydanlık:
“Son zamanlarda duyduğum en güzel söz” diye içinden geçirdi. Adam dağınık saçlı, eski, dökük giyimli, fakir biriydi, onu kolunun altına aldı ve hiç bilmediği sokaklarda onu bir eve götürdü.

Bir kadın, adamı karşıladı; “ sana ne getirdim bak!dedi, kadın gülümseyerek aldı, “çok güzel” dedi. Çaydanlık heyecanlandı; “beni bu halimle sevecek bir aile buldum nihayetinde” dedi. Adam çaydanlığı göstererek; “bunu satacağım” dediğinde kadında, çaydanlıkta çok şaşırdı. Çaydanlık neşesini kaybetmiş, eski haline dönmüştü. “Biraz bakım yapıp, dükkana götüreceğim. İçinde kalmasın biraz kullan” dediğinde çaydanlık ve kadın buna çok sevindi. Bir süre dinlendi, temizlendi, bakım uygulandı derken çaydanlık dükkana gitti. Yeni arkadaşlar edindi, neşeli, huzurlu bir hali vardı. “Şimdi gelip görsünler beni” diye söylendi.

Dükkana giren bir müşteri çaydanlığı beğendi. Her halinden zengin olduğu belli olan bu kadın, sevimli bulduğu için aldığını söyleyerek dükkandan çıktı. Çaydanlık güzel bir ambalajın içinde yepyeni duruyordu. Kadın hemen onu yıkadı ve çay yaptı. Eski dolabına benzemeyen, geniş, hoş kokulu bir dolaba geri konduğunda; içinden hoş kokular gelen çeşit çeşit reçel kavanozlarının yanına yerleştirildi. Kavanozlar tatlı dilli ve güler yüzlüydü. Hemen kaynaşıvermişlerdi. Üstelik eski bir çelik çaydanlık orada durmaktaydı. Onunla da çok iyi anlaşmıştı. Çaydanlık; “huzur bu olsa gerek” diye düşündü. Yeni evini, yeni sahibini ve yeni hayatını çok sevmişti.

Sabah erkenden uyandı. Kibar ev sahibi onu aldı, onu sevdiğini belli ederek bir çay demledi. Çaydanlık yerinden memnundu, burada herkes onu seviyor ve olduğu gibi kabul ediyordu. Ağır ağır çayı pişirirken, şarkılar söylüyor, ıslık çalıyor hatta kafasındaki şapkayı bile fırlatıp duruyordu…











ESKİCİ

Göztepe’de Cadde üstünde sıralı dükkânların arasında küçük ve en eski olanı oydu. Bir antika dükkânı…  Sahibi yıllar önce vefat etmi...