Ana sayfa

Hakkımda

14 Ekim 2018 Pazar

MEYDAN OKUMAK!


 


MEYDAN OKUMAK!

Korkmadığını, çekinmediğini bildirmek…

Her insan özel yeteneklerle donatılarak doğar; kendini keşfetmek ve bu özellikleri ortaya çıkarmak tamamen kişinin çabasına bağlıdır. Kendini tanımaya açık olan insanlar daha hızlı hareket ederler. Kimi zaman kendimizi iyi tanımadığımız için, başkası tarafından yeteneklerimizin keşfedildiği de olur. Dışardan etki olsun ve ya olmasın yeteneklerimizi fark edebilmek muhteşem bir şey. Peki, ne kadar tanıyoruz kendimizi? Kendimizle bağımız ne kadar kuvvetli? Duygularımızı ifade edebilmekte başarılı mıyız?

Sözgelimi; Kararlı mısınız? Verdiğiniz kararlarda net misiniz? Kendinize ve çevrenize ne kadar dürüstsünüz?

Meydan okumak özgüven gerektirir. İşte bu nedenle; net olmak, kendini ifade etmek, kendini bilmek, önemlidir. Özgüvenli insanlar, cesur kararlar alır ve uygularlar. Cesur olmak, korkusuz olmak demek değildir, korkuya rağmen eyleme geçebilme becerisidir. Ne kadar cesursunuz?

Cesur olmanın ham maddesi; “İnanç’tır”. Kendimizle bağlantımız o kadar önemli ki, bu tüm hayatımızı etkileyen bir durumdur. İnsan psikolojisinin temelinde yaradana ve anneye olan bağlantı önem arz ediyor. Demek ki, inanç kavramı atlanılamaz. Bizlerin ruhundaki yaraları ya da şifalı durumları oluşturan yaratıcı kavramı ile doğumla başlayan annemizle olan bağımızdır.

 Sonuçta, var olmak bu iki varlıktan kaynaklanmakta. Bu inanç özgüven duygusunun doğuştan gelebileceğini de gösteriyor.  Bu konu çok derin bir konu tabi. Çünkü annenin çekirdek inançları bebeğe geçiyor. Anne, çocuk ve ruh sağlığı konusuna da biraz değinmiş olduk. Bu noktada annenin bebeği isteyip istememesi ya da yaradana olan inanç veya inançsızlığı olayın başlangıç noktasıdır diyebiliriz. Daha sonra yetiştirme tarzı çocuğun tuttuğunu koparan biri olmasını sağlarken, silik bir karakter de olmasını sağlayacağı gerçeğini ortaya koyuyor. Bu durumu siz de etkileyici bulmuyor musunuz?

Meydan okumanın muazzam bir özgüven istediğini belirtmiştim. Fikirlerinizde, davranışlarınızda net olmak gerekiyor ama aynı zamanda insanlarla ilişkilerinde sınır çizginizi biliyor olmalısınız. Sınırı geçmek isteyenlere karşı tutumuzda ya da gerçekleştirmek istediğiniz bir hayaliniz konusunda şimdiye deyin olmadığınız kadar cesurda davranabilirsiniz. Kendinize kendinizi ispat etmek için de cesur adımlar atmakta bir tür meydan okumaktır. Yapamazsın diyen insanları umursamayarak, korksanız dahi yapmaya çabalamanızda buna çok güzel bir örnek. Olumsuzluk yaşamanıza rağmen duruşunu değiştirmemeniz bir meydan okuma iken; toplumun bakışını bir kenara bırakarak sıradanlığı yenmiş olmanız da birer örnek. Aslında meydan okumak; “ sesini duyurabilmek ve sesini yükseltebilmektir.”

Hayır demek istediğiniz bir duruma, evet dememek için direnmektir, kocaman bir hayır demektir!

Enerjinizin, neşenizin ve gücünüzün simgesidir.

Meydan okumak her şeye rağmen kendi yolunda gitmektir!

Şimdi ufak bir çalışma ile herhangibi bir konuda olan inancınızı artıracağız. Uygulayacağımız çalışma Nlp tekniğidir.

Öncelikle rahatlamanızı istiyorum; Oturun, gözlerinizi kapatın, hafif bir müzik açın. Kendinizi rahatlamış hissettikten sonra en çok hangi konuda inancınızın fazla olmasını istediğinizi düşünün.

Hangi inancınızı kuvvetlendirmek istiyorsunuz?

Örneğin; “kendimi seviyorum” cümlesine karşı inancınız % kaçtır?

Diyelim ki %50 olsun. Bu oranı yukarı çıkarmak istiyorsunuz ancak %100 olmasını beklemeyin! Gerçi bu kişiden kişiye göre değişir. Çünkü; Bu tamamen uygulamayı yaparken  ne kadar öze indiğinizle bağlantılıdır.

İnancımızı belirledikten sonra sıra yavaş yavaş uygulamaya geliyor.

Cümleyi yüksek sesle söyleyin!

Duyduğunuzda nasıl bir görüntü geldi gözünüzün önüne?

Film mi? Resim mi?

Film nasıl? Hızlı mı, yavaş mı? Resim büyük mü, küçük mü? Çerçevesi var mı? Yakın mı, uzak mı?

Ses var mı? Nasıl bir ses? Uzakta mi, yakında mı?

Duygu var mı? Ne hissediyorsun? O duygu vücudunun neresinde duruyor? Nasıl bir etkisi var?

O duygunun bir rengi var mı? Ne renk?

Gözlerini aç, etrafa bak, bu film ya da resim çevrende nerede olabilir? Onu bul ve yerini belirle!

Şimdi sizden  ikinci bir inanç daha isteyeceğim. Şimdi, düşünün bakalım…

%100 inandığınız bir inancı bulun!

Örneğin; Allah’ın beni sevdiğine ve beni koruduğuna %100 inanıyorum.

Şimdi bu cümleyi inanarak tekrar edin.

Duyduğunuzda nasıl bir görüntü geldi gözünüzün önüne?

Film mi? Resim mi?

Film nasıl? Hızlı mı, yavaş mı? Resim büyük mü, küçük mü? Çerçevesi var mı? Yakın mı, uzak mı?

Ses var mı? Nasıl bir ses? Uzakta mi, yakında mı?

Duygu var mı? Ne hissediyorsun? O duygu vücudunun neresinde duruyor? Nasıl bir etkisi var?

O duygunun bir rengi var mı? Ne renk?

Şimdi ikinci film ya da resim nerede onun da yerini belirle.

Daha sonra ilk cümlene ait film ya da resmi yerinden alarak,  ikinci cümle için oluşturduğun filmin ya da resmin içine at ve karıştır.

Şimdi ilk yükseltmek istediğin inancı düşün, yüksek sesle o cümleni tekrar et!

Şimdi bu düşünceye % kaç inanıyorsun?

Bu uygulamayı yaptıktan sonra kesinlikle kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. İnancınızın arttığını hissedeceksiniz. İlk tepkiniz sadece olumlu düşünmek ya da daha iyi hissetmek olabilir. Bunu günde 1 kez yapabilirsiniz. Giderek inancınızın artacağını göreceksiniz.

İyi hissetmek, kendi gücünüzün farkında olmak; sizin hayata karşı dik durmanızı ve kendinizi gerçekleştirmenizi sağlayacaktır.

Meydan okumak ve güçlü olmak için, içinizdeki gücü ve yetenekleri fark edin! En önemlisi kendinize inanın.

Elinizi kaldırın yukarı ve

“YAPABİLİRİM” diye yüksek sesle bağırın!












































6 Ekim 2018 Cumartesi

AŞK MELEĞİ









Kasabada âşık olacak başka hiç kimse yok muydu diye düşündü. Evet, onun kadar güzelini görmemişti ki, bu gözler…

Her an her saniye kalbi onun için çarpıyordu. Her âşık gibi zihni sevdiği ile doluydu. Yatıp uyumaya çalıştı. Gözlerini kapatıyor kapatmasına ama hemen incecik bir surat beliriyordu. Olacak gibi değildi, gidip onu görmek istiyordu. İçini kemiren bu özleme karşı koyacak durumda değildi. Kızın babası onun bir Yahudi olduğunu öğrenmişti. Bu nedenle aralarındaki ilişkiye onay vermiyordu. Haftalardır birbirlerini görmemişlerdi. Çünkü kızını odasına hapsetmişti. Genç adam, kızın dadısı ile gizlice görüşüp bu bilgiyi almıştı.

Yattığı yataktan kalktı. Hemen giyindi ve silahını aldı. Elinde silahı hızlıca yürürken, ismini düşündü Asher. Kim koymuştu bu ismi? Sanırım dedesi. Çok mutlu olsun demiş ismi verirken. Ne yazık ki, mutluluktan çok uzaktı. Sevdiği kızın, evinin kapısına geldi. Görevlileri atlatmayı başararak, penceresine doğru yürüdü. Kız pencereden ayı seyrediyordu. Asher, onun hıçkırıklarını duyabiliyordu. Sarmaşıklardan pencereye tırmandı. Genç kız, başında şapka, üzerinde palto ile duruyordu. Kış çok ağır geçiyordu, camı açtığında uzun süre pencere önünde kalmak mümkün olamıyordu. O yüzden tedbirli davranmıştı.

Ay soğuk gecede öyle bir parlıyor, öyle bir ışığını vuruyordu ki, sanki âşıkları ispiyonlamak istercesine. Asher, genç kıza sarıldı ve onu öptü. Birbirlerine hasretle sarıldılar. Delikanlı kızın gözyaşlarını sildi. Saçlarını okşadı, göğsünde onu sakladı. Sarılmış öylece duruyorlardı. Gitmesi gerekirdi. Ayakları, bütün hünerlerini kaybetmiş gibi hareketsizdi. Gitmese de sabaha kadar birlikte kalsalardı ya da buradan çok uzaklara gidebilselerdi. Aslında kaçabilirlerdi. Kızın kulağına “ gel, gidelim” dedi. Narin ve beyaz olan ellerinden tuttu, pencerenin kenarından sarmaşıklara doğru atladı, onun elini kendine doğru çektiğinde genç kız gelmedi. Asher, şaşkınlıkla baktı. Güzeller güzeli Thea’sı onunla gelmiyordu. Rüzgâr çıkmış iyice şiddetlenmişti. Thea birden üperdi. Ama bu ürpertinin rüzgârla bir ilgisi yoktu. Hani korku duyduğunda, midende bir şeyler hoplar gibi olur. Öyle bir durum hissetmişti. Kızcağızın rengi iyiden iyiye atmıştı. Genç adama “İçimde kötü bir his var; ya hemen buradan uzaklaş ya da odama gir ve hemen saklan.” Genç adam, gözlerini dikmiş öylece bakıyordu. Kız konuşurken, onun arkasından bir karaltı geçmişti. Asher’in bakışları onu endişelendirmişti; arkadan babası gelmiş olacağını düşünerek dönüp baktı ancak kimse yoktu. Asher’in rengi giderek değişti; bir süre sonra bembeyaz oldu. Asher cebinden tesbihini çıkarmış, dua ediyordu. Genç kız, onun gözlerinin hala arkaya doğru uzandığını görünce, tekrar geriye döndü. Kimseyi yine göremedi. Önüne döndüğünde ise, Asher yoktu. Aşağı, sağa, sola baktı. Başını gökyüzüne, ayın yönüne doğru kaldırdı. Bir ışık gördü, bir parlaklık; uzaklaştıkça, ışık yayılıyor, kanatlı bir gölgeye dönüyordu. Asher onunla gidiyordu. Çok uzakta değillerdi. Asher’in yüzünün ne kadar beyaz olduğunu ve cansız gökyüzüne uzandığını görebiliyordu. Uzaklaştılar. Aya doğru…

Thea ağlıyordu… Neden, niçin demeye fırsat kalmadan sadece ölüm meleği zaman, mekân tanımadan onu almıştı. “Bir sebep ver bana!” dedi sessizce. Onlar gökyüzünde kayboldular. Thea bir sebep ver diye sayıklıyordu. Kulağına bir fısıltı geldi uzaklardan; “Aşk korkakların olamayacak kadar değerlidir!” dedi. Genç kız, ağladı, hıçkırıklara boğularak. Pencereyi kapadı. Yatağına uzandı. Bazen kalmakta ölüm kadar acıtırdı…

24 Temmuz 2018 Salı

STRES, DEPRESYON VE HASTALIKLAR




Günümüzde stres ve strese bağlı hastalıklar da bir artış var; öyle ki, stres yönetimi gibi kavramlar da ortaya çıktı. Peki, neden bu kadar stres yaşıyoruz? Ne oluyor da hastalıklar ortaya çıkıyor özellikle de aniden…

Hastalıkların her birinin bir anlamı ve nedeni olduğunu uzmanlar bize anlatıyor. Ani hastalıkların nedenleri de geçmişe bağlı olayların etkisi ve birikmiş olumsuz duyguların ortaya çıkmasıdır. Depresyon; uzun soluklu olumsuz düşünme, ümitsizlik ve karamsarlık halidir.  

Geçmişte bir anıda takılı kalmak, o anıdan çıkamamak söz konusu olabiliyor. İnsanlar, psikolojinin nimetlerinden yararlanmak yerine, alternatif tıpla ya da yeni sistemlerle sorunu çözmeye çalışıyor. Geçmiş kayıtları silmek için,  kim olduğu belli olmayan, gayri resmi yer çalıştıran kişilerden destek alıyorlar. Ve bunlar için tonlarca para da harcıyorlar.

Oysa ki, psikolojinin bu konudaki yaklaşımı ve uygulaması çok farklı. Hipnozla değişim yapacağını iddia eden kimi kişiler, insanlara kim bilir nasıl zararlar veriyor.

Geçmişi silemezsin, değiştiremezsin ama bugünü tamir etmek mümkün. Uzmanlar, hastaları üzerinde çalışırken, geçmiş yaşanmışlıklar için  zaman zaman geri dönüşler yapsalar da en son ortaya çıkan soruna yoğunlaşır ve onu çözmeye çalışır.

Psikiyatristler için, çok ilaç veriyor denilse de, ilacın iyileşmede önemli bir etkisi var. Depresyon nedeni ile, zihinde meydana gelen karışıklığı düzeltmede ilacın etkisi büyük. Kişi, depresyonda olduğunun farkında olmayabilir. Hayatının kalitesinin düşmesi, zihninin dağınık olması; iş hayatında, özel hayatında başarılı olmasına engel olabilir. Zihin karışık, karamsar ve hiçbir şeye yoğunlaşamayan, her işini yarım bırakan biri depresyona girmeye adaydır. İlaç ve terapi ile, sağlıklı düşünmek, sağlıklı yaşamak ve yaşam kalitesini artırmak mümkün. Özel yaşam koçlarına aslında gerek yok. İnsanlar, psikolojiden bu kadar kaçmasa belki de çok farklı güzellikler yaşayabilirler. Sözgelimi; Anti depresyon haplarının sanıldığının aksine oldukça önemli işlevi var. Uzman Psikolog Ayşenur Bayraktar ilaçlar hakkında şöyle bir bilgi paylaşmıştı;

“ Troid Hastaları, her gün troid bezlerinin düzenli çalışması için, ilaç almak zorundadır. Dengeli ve sağlıklı bir şekilde çalışması şart olduğundan bu sağlıksız durumun ortadan kalkabilmesi için kişi, nasıl ilacını alıyorsa, mutluluk hormonlarının da düzenli ve dengeli çalışması için, bu ilacın alınması gerekir.”

Bu bakış açısı ile baktığımızda çokta korkunç görünmüyor değil mi? İlaç kullanmaya çekinen kişilerin yersiz bir kaygısı var. Psikolojiye bakış açımız yeni değişmeye başladığı için bunu da normal karşılıyorum esasında.

İlacın yanı sıra terapi almak bir o kadar önemli. Çünkü tek başına ilacın sadece sorunları bastırmak olacağını düşünüyorum. Kimi insanlarda reçete yazdırarak, ilacı alıp sadece kendilerini uyuşturmak istiyor. Bunun da çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum açıkçası. İzlenmesi gereken yol eğer ilaca gerek varsa alınması ve terapi ile devam edilmesidir.

Peki depresyonda olduğumuzu anlayabilir miyiz? Kendi içimizde bulunduğumuz durumu anlamımız biraz zor olabilir. Ancak hayatta bir şeyler yolunda gitmiyorsa, bir çıkış arıyorsanız neden psikolojik destek alınmasın?

Depresyonun belirtileri neler peki?

*Hayattan keyif alamamak.

* Sürekli uyumak.

* Kendini içkiye, yemeğe, internet ve oyuna gibi vs. bağımlılık yaratacak bir durum içine sürüklemek.

* Sosyalleşmekten kaçınmak.

*Sinirli, üzgün, mutsuz bir ruh halinde olmak.

Bir çok belirtisi var. Sözgelimi; Geçmişe bağlı kalmak, bir noktaya takılı kalmak, o durumun ve o anın içerisinde kalmak.

Sorunlarımıza dışardan bakamıyoruz, başımızı sorunun içinde tutup aynı cümlelerle sorunu ifade ediyoruz ve sonra karamsarlığa kapılıyoruz. Sorundan uzaklaşmak, bir süre onunla ilgilenmemek, sorunun çözebilmesi adına aslında önemli. Hem iş tecrübelerime hem de kişisel tecrübelerime göre, soruna odaklanmak yerine, çözüme odaklanmanız size kendinizi iyi hissettirecektir. Bunun haricinde, depresyon denilen ilete de bulaşmamış olacaksınız.

Kendinizi iyi hissetmek için, birkaç yöntem geliştirmeniz de fayda var. Sözgelimi; bolca şükredebilir, eğlenceli film seyredebilir, dans edebilirsiniz ya da yeni bir hobi geliştirebilirsiniz. Arkadaşlarınızla sosyalleşebilir, bir arkadaşınızla dertleşebilirsiniz. Ama en önemlisi sevginizi paylaşabileceğiniz küçük dostlar edinebilirsiniz ( kedi, köpek, kuş gibi…) ayrıca küçük bir çocuğu evlat edinmek, ihtiyaç sahiplerine yardım etmekte size iyi gelecekler arasındadır.

Peki, hastalıklar neden başımıza gelir sorusuna verilebilecek en mantıklı cevabın; hastalıkların vücudumuzdan yayılan enerji uyarıları olduğunu söyleyebilirim.

Yolda giderken artık adım atacak halimiz kalmaz, o kadar yoğunuzdur ki, durup dinlenmeye fırsat yoktur. Ah işte, ilahi adalet… Birden anlamsız şekilde, ayağınız takılır ve düşersiniz. Sonra günlerce ayağınız alçıda olur. Belki kötü bir durum gibi geliyor size ancak bu hayatın size durmanız gerektiğini gösteren bir işarettir. Bazen peş peşe gelen sıkıntıların altında da bu tip durumlar vardır. İlahi mesajı almamış olmanızdan kaynaklanmaktadır. Yine başka bir örneğim şöyle olacak; inanılmaz baş ağrılarının bilimsel gerçek belirtileri elbette var. Birkaç sebebi bile olabilir. Gerçek bir araştırmanın neticesinde herhangibi bir sonuç almadıysanız, stresten kaynaklı olabilir. Baş ağrısının aslında ciddi sorunları önleyici bir işaret olduğunu biliyor muydunuz? Baş ağrısı olmasa beyin kanaması geçirirdiniz. Beyin size; “yeter düşünme!” demektedir artık.

Hastalıkların kendimize dönmemizi sağlayan kuvvetli bir tarafı var. Çok insan hasta olmadan önce kendisi ile ilgilenmez. Hatta kendini ve hayatı sevmez. Kök inançlarımızın, hastalıkları çağırdığını biliyor muydunuz? Kendini suçlayan, pişmanlıklarla dolu bir kalp nasıl bir hastalık çağırmaz ya da öfke dolu bir insan belki de kalpte taşınan bir nefret. Belki kabul etmediğimiz bir gerçek, bizi bir hastalıkla karşılaştırabiliyor.

Gelelim hastalıkların anlamlarına ve onlar için hazırlanılmış olumlu cümlelere;





ASTIM:

NEFES ALMAYI HAK ETMİYORUM.

·        Geçmişte yaptığım ve yapmadığım her şeyi sevgiyle kucaklıyorum ve kendimi bağışlıyorum.



BEL FITIĞI:

HERŞEYİ BEN TAŞIMALIYIM. ( Aşırı yük yüklenmek, suçluluk duygusu)

·        Yaşamı ve sorumluluklarımı paylaşabilirim. Bunun için kendimi suçlu hissetmem gerekmez.



DEPRESYON:

HİÇBİRSEY YAPMAK İSTEMİYORUM.( BİR TÜR PROTESTO)

·        Hayatı bütün doluluğu ve yoğunluğuyla yaşamayı seçiyorum.



DİYABET:

KENDİ CEZAMI KENDİM VERİRİM. (GURUR, HATA YAPMAKTAN KORKMAK, ÖZÜR DİLEYEMEMEK)

·        Yaptığım ve yapmadığım her şey için kendimi affediyorum.



EPİLEPSİ:

HER ZAMAN ÇOK DİKKATLİ OLMALIYIM. KORKU DUYMAK.

·        Geçti, artık güvendesin. Rahatla ve gevşe!



HİPOTROİD:

ÖFKELİYİM. FAKAT GİZLEMELİYİM.

·        Kendimi kolayca ifade edebilirim.



İŞİTME KAYBI:

DUYMAK İSTEMİYORUM.

·        Duyduklarımla yüzleşmeye hazırım, duyduklarımla değişmem gerekirse değişebilirim. Değişmekten korkmuyorum.





MİGREN:

MÜKEMMELLİYETÇİLİK. GÖZÜNDE ÇOK BÜYÜTTÜĞÜN EBEVEYNİN SEVGİSİNİ KAYBETMEKTEN KORKMA.

·        Kendim olmayı seçiyorum. Böylece yaşamımı güvenle sürdürürüm.



MS:

SENİN YERİNE BEN ÖLEYİM

·        Yaşam sorumluluğumu kabul ediyorum. Benim sorumluluğum var olmak ve kendimi ifade etmektir.



YÜKSEK TANSİYON:

ÇOK ÖFKELİYİM.

·        Bana yapılan ve benim yaptığım her şeyi bağışlıyorum.

·        Bırakıyorum.



UNUTKANLIK:

HATIRLAMAKTAN KORKUYORUM.

Gerçek; beni ve seni özgür, güçlü ve güvende kılacaktır sevgili ilkel beynim!



****

Bu şekilde örnekler verebilirim. Daha pek çok hastalığın bir çok anlamı var. Ama okudukça anlayacağınız gibi hepsinin de ortak noktası; bir olumsuz inançtan kaynaklanması ya da yaşanmışlıklarla bağlantılı olması. Bütün bunlar, kendimize dönmemizi, kendimizle ve çevremizle barışmamız gerektiğini gösteriyor.

R.Şanal Günseli, kuantum düşünce tekniği üzerine yazılar yazan, eğitimler veren biri; kuantum iyileşme ve kuantum kodlama adlı küçük iki tane kitabı var. Ayrıca başka kitapları da var. Özellikle hastalıklarla ilgili yukarıda paylaştığım bilgiler ondan alıntıdır.(Hastalıklar ve olumlumlamalar) Detayı onun kitaplarında ya da diğer kuantum yazarlarından bulabilirsiniz.

Sevgiler…



Emel Baykara

















  

10 Temmuz 2018 Salı

KAÇKINLAR





Ferid Edgü 1950’li yıllarının yazarlarından. O dönemin bir başka bilenen yazarı ise; Oğuz Atay’dır.



Yeni keşfettiğim bu iki öykücünün tarzının birbirine çok yakın olduğunu düşünüyorum. Zaten Ferid Edgü kitabının son söz kısmında bundan bahsetmiş. Kendi dönemindeki arkadaşlarıyla ve kendisiyle ilgili yaptığı açıklamalarda; bu dönemin biraz kasvet içerdiğini biraz tarz değişikliği yaptıklarından bahsetmiştir. Gerçekten de her ikisinde de fazlasıyla var. Kasvetli, karışık ve tuhaf olayların, düşüncelerin yer aldığı öyküler. Yazar, öykünün içine seni çekiyor, bir o kadar da dışında bırakıyor.  Karakterler iç içe ve değişkenlik içeriyor. Hangi karakterin, hangi zaman diliminde olduğu karışıyor. Onunla gerçi “kaçkınlar” adlı eserle tanıştım. Anlatımı, tarzı sıradanlığın ötesindeydi. Biraz fazla cesur bulmuştum. Annesinin, babasını aldatıyor olmasından etkilenen, her seviştiği kadında onu bulan bir erkek çocuğunun duygusunu vermiş satırlarında. Çok güçlü bir şekilde kendinizi kahramanın yerinde görebiliyorsunuz.



Oğuz Atayın “korkuyu beklerken“ adlı yapıtında da benzerlikler vardı; benzerlik derken konuyu şu şekilde açıklamak gerekir. Yapıtlarındaki ‘üslup farklılığının’ aynı olması.  Tavan arasında sevgilisinin öldüğünü düşünen, örümcekler tarafından yendiğini, o şekilde ondan ve anılarından intikam aldığını düşünen bir kahramanı anlatmıştı. Çarpıcı bir bakış açısı olduğunu düşünmüştüm.



Kaçkınları okuduktan sonra her ikisine ve döneme ait hayranlığım bir kez daha arttı. Tabi ki, diğer eseleri de okumak için heyecanlanıyorum.



Kitapta son söz kısmında, 50li’li yılların ve kendisinin düşüncelerini çok güzel anlatmış. Özellikle de yazmakla ilgili olan kısım çok hoşuma gitti. Kendi benzerlerimizi bulmak için yazdığımızı söylemesi, dilimizden anlayacak insanları bulmak için yazdık demesi; kendimi ifade etmemi çok kolaylaştırdı ve kesinlikle yazara kendimi çok yakın hissettim.



Kitap bastırma hevesinden bahsetmiş. Gerçi ilk kitabı yirmi yaşında basılmış. Yazı yazmakla meşgul birinin kitap bastırmak gibi kaygısı olmalı mı? Ayrıca tartışabileceğimiz bir konu ancak kendimdeki o heyecanı bir başkasında görmek ve cahil cesareti diye nitelendirdiği bir dönem olmasında başka bir durum. Genç yaşta heves ederek bastırdığı kitabın isiminin başka bir yabancı yazarın kitabındaki kelimeyi değiştirerek bulmasını da çocuksu olduğunu kabul etmiş; sevimli bir itirafla bunu ortaya çıkarmış.



Bence bu yazarı keşfetmeyenler bir an önce keşfetmeli… Yazmak isteyenlere özellikle de öykü konusunda ilerlemek isteyenlere tavsiye ederim. Bundan birkaç yıl önce yazarlık kursundaki hocalarımın tavsiyesiydi.  Yazmak için biliyorsunuz bol bol okumak gerekiyor, okunması gereken o kadar çok kitap var ki, bir an önce başlayın.

NOT: Eski bir yazımdır. Bloga olduğu gibi ekledim.





BİZ NE DERİZ EVREN NE ANLAR?






Evren hakkında ne çok yazı okuduk öyle değil mi? Öyle hayatımıza yerleşti ki, iki kelimemizden biri evren ve enerji oldu. İnsanlar konuşurken olumsuz cümleler için; “Dikkatli konuş evren duyuyor
birden gerçek oluverir” diye uyarır oldu. Peki, evren gerçekten duyuyor mu?



Bu tamamen kişinin nasıl baktığına bağlı gibi görünse de bilim dünyası evren ve sırlarını önemsiyor. Enerjinin bir çok okul kitabında yeri var biliyorsunuz. Enerji bizim görmediğimiz ama aslında
hissettiğimiz bir şey. Birçok bilimsel kitapta şöyle bir anlatım var: her şeyde
bir enerji var, enerjisi olan her şey titrer. Titreşim sayesinde olumlu ve olumsuz olayları kendimize çekeriz.

Günlük hayatta eşyaların ve bitkilerin enerjisini hissedemeyebilirsiniz. Çünkü oldukça hareketli,
telaşlı olduğunuz için. Gece yatarken birden ses duyar ve korkarsınız; bu buzdolabından çıkan sestir. Sonra usulca geriye yatarsınız anlar anlamaz. Peki, buzdolabı neden ses çıkarmıştır?
Buzdolabı titreşir, genleşir ve siz bunu sadece sessizlikte duyarsınız. Bu durum pek çok şey için geçerlidir. Sözgelimi; gündüz yanınızdan geçerken çiçeğin salladığını görürsünüz.
Şahit olduğunuz sahne tamamen çiçeğin enerjisidir.



İnsanoğlu bilinmezliğin ve bu gizemin karşısında kendini düşünürken bulur.
Bu gizemin etkisinde kalmayan yok gibidir. Farkında olalım veya olmayalım bazı cümleler artık hayatımızda.

Evrenle ilgili en sık rastlanan sözler;

“Evrene pozitif enerji yolla!”

“Evren boşluk sevmez!”

“Evrende almanın ve vermenin bir dengesi vardır!”

“Evrende her şey enerjidir!”

“Evrene ne gönderirseniz 10 katı geri gelir!”

“Evren size gülümsüyor!”

“Evrenden torpilim var!” (Aykut Oğut’un meşhur kitabı daha sonra slogan oldu)

“Evrende her şeyden bolca var” (Nil Gün kuraldışı kitaplarında sıkça geçer)

Evreni en iyi anlatan düşünce sistemi; çekim yasasıdır.
Çekim yasasının özü dilek ve isteklerimizi evrenin gerçekleştirdiği şeklindedir.
Batıdan gelen bu inanışa göre kimisi bunu yaratıcı olarak tanımlamakta. Evren ve yaratıcı aslında
farklı tanımlamalar. Yaratıcının varlığını en güzel ifadesi evrendir. Çünkü o yarattı. Ancak
çekim yasası, evreni Alaaddinin sihirli lambası gibi tanımlar.








Evren bizlere şöyle der; “DİLE BENDEN NE DİLERSEN!”

Öyleyse bugünden istemeye başlayabiliriz!

Sadece olumlu düşün, iste!

Evren emrine amade!


11 Mayıs 2018 Cuma

OKUMAK ÜZERİNE…





Aralık ayında yazdığım köşe yazımda; kitap okuma alışkanlığı nasıl kazanılır? Gençler ne okumalı sorularına yanıt bulmaya çalışmıştım. Bu yazımda yine okuma konusuna değinmek istedim. Çünkü okumanın sanıldığının aksine çok daha fazla bir önemi var.
Bilimsel verileri ortaya koyuyor, bunlardan yola çıkarak kitap okumuyoruz diye söylenmeye devam ediyoruz.

Son birkaç yıldır değiştiğimizi düşünüyorum. Gençlerin elinde kitap görüyorum; resim, müzik, yazı vs. sanata ilgileri artmış durumda. Sorgulayıcı ve farkındalıkları yüksek bir şekilde davranıyorlar; hal böyle olunca, kanaatim okuma oranlarının arttığı yönünde idi. Fakat bilimsel gerçekler hala bunun yeterli boyutta olmadığını söylüyor. Söz gelimi; okuma sıklığı ile ilgili yapılan araştırmada halkın %53’ü okumuyor, %14’ü ayda birden fazla okuyor,%12’si 2-3 haftada bir, %11’i haftada üçten fazla, %10’u haftada 1-3 gün okuyor.  Ülkeler arasında kitap okuma sıralamasında Türkiye’nin 86.sırada yer alıyor olması bizi hiç şaşırtmıyor. Belki bu oran yüksek olsaydı çok daha fazla şaşırtabilirdi.


   “Bir kitap okudum hayatım değişti!” Cümlesine çok denk gelmişsinizdir. Benim farklı dönemlerde, harika kitaplarla tanıştığım olmuştur. Şimdi bahsedeceğim kitap ben de inanılmaz güzel bir farkındalık oluşturdu. ‘Emin Özdemir, Eleştirel okuma’ (2007) adlı kitabını okuduğumda inanılmaz bir edebiyatın içinde, derinlerde olduğumu hissetmiştim. Etkisinden de uzun süre çıkamamıştım.

Şimdiye kadar yüzlerce kitap, dergi, makale okumuşumdur. Benim için yazar bir öğreticidir, bu ustalık ona olan inancımı yüksek tutmama neden oluyor. Okuduğum her fikre katılmasam da onu kusursuz bulmama engel değildi. Ben okuyucu olarak,  yazarımı eleştirmek haddime mi düşmüş diye düşünürdüm. Kitabın kutsallığından kenarına yazamayan, onu katlamaya kıyamayan ben, yine başka bir deha yazarın sayesinde kenarlarına notlar iliştirmeyi becerebilmiştim. Altını çizmek ilk günden beri yaptığım bir alışkanlıktı. Fakat yazarı didiklemek! Ne mümkün!

Eleştirel okuma kitabı, her şeyden önce okuduğumuzu anlama üzerine kuruludur. Okuduğunu anlama, tanımlama, parçalara ayırma ve yorumlama becerisini kazandırma çabası. Öykülerde, makaleler de hatta şiirlerde;  tüm edebi türleri kapsayan bir beceriden bahsediyor. O dönem Ales sınavına hazırlanırken, Türkçe sorularında en sık karşılaştığım durumdu. Metinleri, cümleleri, deyimleri didiklemem gerekiyordu. Böyle bir tesadüf ayrıca mutlu etmişti.

Beni bu yazıyı yazmaya iten düşünce de Türkçe soru çözerken, hızlı okumak ve parçalayarak, didikleyerek okumanın ve yorumlamanın genel bir kültür olduğu yönünde idi. Hiç düşünmediğim noktalara dikkatimin çekilmiş olması bunu paylaşma isteği duymama neden oldu. Bunca zaman eksik okumuşum. Evet! Okudum, altını çizdim, notlar aldım ama derinlemesine olmamış, en basit örneği; kelimeler ya da deyimler hakkında kapsamlı düşünmemişim. Haksızlık etmeyeyim ama bilmediğim kelimeleri araştırmak ve ya kökenine bakmakta sevdiğim bir şeydi.

Benim gibi okumayı sevmiş edebiyatseverlerin içerisinde beni yalnız bırakmamış kişilerinde olduğunu biliyorum. Eğitim sistemimiz kurallara dayalıydı ve sorgulayıcı davranmamıza müsaade etmiyordu. Bunun yanı sıra karakterinde büyük etkisi var. Öyle ve ya böyle okumaya yeniden başladım. Bu defa daha kapsamlı ve daha derin okuyorum.
Tavsiye anlamında Emin Bey’in kitabını mutlaka alıp okuyun. İkincisi ise; okuyun, bolca okuyun, son tavsiyem de okuduğunuzu anlayın, anlatılanları daha derinlemesine anlayın.

Okumanın sanılandan çok daha fazla kazandırdıkları var. Kazanımlarınızı arttırmak istiyorsanız, mutlaka doğru okumalısınız. Özellikle çocuklarınızın doğru okumasını sağlamalısınız. Okuma ödevlerini siz yapmayın, klasiklerin özetlerini okuyup, kitabı kestirip atmalarına izin vermeyin. Başarılı birer insan olmalarını istiyorsanız mutlaka eğitimlerine önem verin. Özellikle kitaplarla olan ilişkilerine…
OKUYUN! OKUTUN!







31 Mart 2018 Cumartesi

A LİTTLE GİRL






A little girl lived in Holland once. She was seven years old.  Her name was Violet. As soon as she was born, her father was happy. She was beatiful.  She was like a flower. So her father say Violet  to her. While Violet grew, she started school.   As soon as she started school, she was successful. She was clever and beatiful.

She liked animals Violet’s had a cat. İt’s name’s Maya. When Violet played with Maya, She had so much fun.

One day, it was raning. Violet wanted to walk in the garden. When she walked in the garden, there was a hat in her head. She was wearing a thick jacket. She went close to river. She saw a rainbow after the rain stopped. She was excited and she was happy. After Violet sat on the wet grass, she watched it. Suddenly, a cat apporached. When she saw it at first, she was scared. When she looked at it carefully, she understood that it was Maya. She loved it and kissed it. After Violet run, Maya followed her. They turned at home.

As soon as she arrived at home, she prepared herself a milk  and some cookies. At the same time, She prepared  a milk for Maya. When it was eight o’clock, she slept with Maya. They were smiling while they were sleeping.

Violet saw a dream. There was a little house. She was there. When she walked around in the house, she saw a Picture. She looked at the Picture carefully.

A little girl was blonde, she wasn’t big maybe she was seven years old. She was near the river in the forest. The weather was dark. İt Was raining. But suddenly sun came out and the clouds went away. She had a cat.

Amazing!

The Picture was alive. Violet was surprised very much. She saw her own Picture.

As soon as she realized a little girl, she was lost… where was she?

Violet opened her eyes next morning when she looked around, she didn’t see anything. She didn’t move only her eyes moved. Violet was in the Picture. She was the Picture.

 Everything was real or dream?

THE END




23 Şubat 2018 Cuma

İNATÇI OLMAK…





Çocukların harika bir dünyası var. O zengin dünyanın bir yetişkine de katkısı olacağını pek az kişi düşünebiliyor.Ben her zaman bu katkının farkında oldum ve bu durumun değerli olduğunu düşündüm. Bunu ispatlarcasına bir olay yaşadım geçen sene. Kız yeğenimle bir oyun oynamaya karar verdik. Önce bir kavanoz bulduk. Renkli kâğıtlarım vardı, onları çıkardım. Aklımıza gelen çılgınca bir sürü şey yazdık kâğıtlara. Oyun kavanozumuz hazırdı. Oynamaya başlayabilirdik. Oyunun içeriği şuydu; kavanozdan seçtiğimiz kâğıt parçasının üzerinde, ne yazılı ise onu gün içerisinde ya da o anda yapacaktık. Genelde pijamalarınla dans et, saçını deli gibi dağıt, camdan dışarıya bağırarak şarkı söyle, yakınındaki kişiye seviyorum de, babana sarıl, anneni öp gibi eylemler yazdık. Oynadığımızda da çok eğlendik, ayak koklama gibi sevimsiz şeylerde yazmıştık. Ve gerçekten bunlar bizi oldukça güldürmüştü.

Sabah kalktığımda bir cümle mutlaka seçmek istiyordum. O sabah oyun kutusundan seçtiğim kağıtta; “inatçı ol!” yazıyordu. Bu benim cümlem değildi. Ama nasıl inatçı olacağım ki diye düşündüm. Sonra hastanede olan babaannemin görüş saatine geç kalmıştım. “İnatçı ol” cümlesi aklıma geldi, hemen hazırlandım ve çıktım. Bir takım vazgeçmemi gerektiren aksiliklere rağmen inat edip gittim gerçi vaktinde gitmiş olmama rağmen görüştürmediklerinden giremedim. Ama hayatım için çok önemli bir farkındalık yaşadım. Bunu anlamamı sağlayan küçük yeğenime teşekkür etmeliyim.

İnatçı olmak ne kadar negatiflik içeren bir cümle değil mi? İnatçı çocukları hiç sevmem, ısrarcı olmayı da sevmem. Fakat anlıyorum ki, bazen hayatta inatçı olmak bir gerekliliktir. İstikrarlı olan insanların başarısının altındaki sırda bu; “inatçı olmaları”.

Siz kendinize dönüp baktığınızda inatçı olduğunuzu düşünüyor musunuz? Nelere inat ediyorsunuz? Sözgelimi, inatçılık sevilen bir özellik değildir. Belki de ilk okuduğunuzda benim gibi hiç sevmem diye düşündünüz. Benim de bu konudaki düşüncem sizden farklı değildi. Kimi insanlar, bildiklerinden şaşmaz, burnun dikine gider, at gözlüğü ile bakar asla öyle insanları yolundan döndüremezsiniz. İnadı inattır. Anlaşamaz, en ufak olayda kavga edersiniz. Böylesi bir durum şüphesiz ki, çekilmez.

Fakat bir de öyle insanlar var ki, tüm zorluklara katlanır, her şeyi göze alır ve mücadele eder. Onlar inatçı ve başarılı insanlardır. Hangisini seçmek isterdiniz? Hangisi olmak isterdiniz?

 Hayallerimizin peşinden gitmeyi unutup rutinin içinde kalmak bir süre sonra insanı mutsuzlaştırıyor. Bu rutini kırmak için de aslında inatçı olmak gerekiyor. Hayatla olan ilişkinizi kuvvetlendirmek için, olumlu düşünmek ve mutlu yaşamak içinde sıkı sıkıya bağlı kalmalısınız. Hayatla işbirliği yapmalısınız.

Hayatın koşturması içinde, karşılaşacağımız stresli olaylarımız olacaktır; kendimize sessizce bu olayların içinden geçebileceğimizi söylemeliyiz. İNSAN, İNADINA YAŞAMALI BU HAYATTA!

Hayallerimizi gerçekleştirmek için, karşılaşacağımız zorluklara göğüs gelerek, başarmak için inatlaşmalıyız özellikle de kolayı seçmeme konusunda. Tam bir şeyler yapmak üzere iken, bir zorluk çıkıyor ve hoop hemen yarım bırakıyoruz. Mevlana’nın söylediği çok güzel bir söz vardır;

“Her şey üstüne gelip, seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde, sakın vazgeçme! İşte orası kaderinin değişeceği noktadır! “

Yani diyor ki, ısrarcı ve inatçı yol, yolundan dönme!

Demek ki, inatçı olma hali bir anlamda kötü değilmiş. Haydi, hayallerinin gerçekleşmesi için inatçı ol!








2 Aralık 2017 Cumartesi

GENÇLER NE OKUMALI? ÇOCUKLARA KİTAP OKUMA ALIŞKANLIĞI NASIL KAZANDIRILIR?





Geçenlerde bir arkadaş grubu ile yemek yerken konu kitaplara geldi. Çocuklu arkadaşımız, liseye giden kızı için ne tür kitaplar okuması uygun olur diye sordu. Bir arkadaşımız, kitap tavsiye etmenin uygun olmayacağını düşündüğünü söyledi. Elbette lise çağına gelmiş bir gence, kitap okumayı da seviyorsa tavsiye edilmeyebilir. Ancak rast gele kitap okumakta çok uygun mudur diye düşünmeden edemiyorum.  Uygun görmeyerek itiraz ettim. Çünkü bizlere yön veren olmadığı için, rast gele kitaplar okuduk ve belki zamanında okunması gereken bir çok kitap sonraya kaldı.


Sözgelimi, klasikler hangi zaman diliminde okunmuş olmalı? Ben ortaokula giderken, kütüphanede tesadüf bulduğum Ernest Hemingway’in “Çanlar kimin çalıyor?” kitabını okumuştum. Ağırda gelse sonuna kadar okuyup bitirmiştim. Daha sonra okumaya doyamadığım Ernest Hemingway; en sevdiğim yazarların arasında yerini aldı. Ortaokulda ve lise de  okuma dersleri sayesinde klasikleri okuyabildim yine de hepsini okuyabildiğim söylenemez. Yeni yeni isimler duydukça ama bunu nasıl okumamış olabilirim diye kendimi hayıflarken buluyorum. Bence Lise dönemine gelmiş birisi, kesinlikle klasikleri okumalı ve bitirmeli. 

Günümüzde, anne- babaların en büyük sıkıntısı, çocuklarının kitap okumak istememesi. Çocuk okumayı sevmiyorsa ne yapmak gerekir? Baskı ve zorlama ile kitap okutmayın hele hiç sevmeyen bir çocuğun eline klasik kitap vermeyin. Çizgi roman ya da karikatür dergisi okuyor diye de üstüne gitmeyin. Bırakın ilgisini çeken yazıları, karikatürler ya da çizgi romanları okusun. Bu okumalar hafifçe başlamış olduğunu ve gelişebilir olduğunu göstermektedir.

Okumakta zorlanan çocuklar, “hadi oku bakalım” deyince geriliyorlar. Kitaptan soğumasını istemiyorsanız; tatlı tatlı alıştırın. Yanlış okumanın doğal olduğunu gösterin, biraz siz biraz çocuğunuz okusun. Ama okurken, zorlanıyor gibi yapmak empatik görünmenizi sağlayacağı gibi okumayı bildiğinizi ama komik göründüğünüz için de eğleneceği bir durum oluşturarak stres atmasına yardımcı olacaktır. Okuyabildiğini harika olduğunu söyleyin, her yanlış okuyuşunda düzeltmeyin. Sessizce dinleyin sonra o bölümü siz okuyun. Zaten dinlerken ve sizinle okurken ona belli etmeden düzeltmiş olacaksınız. Sevebileceği masal kitapları ile başlamak çok iyi bir fikir. Ayrıca okumayı söktükleri için zaman zaman okumaya ara verip resimler üzerinde oyun oynayarak rahatlatabilirsiniz. Önemli olan sevmesi, sevmediği zaman yapmak istemeyecektir.

Bir çocuğun okuma alışkanlığı, okumayı söktükten sonra başlar. Bu ilginin artması ya da azalmasından çocuk kadar velilerde sorumlu. Hem  onun okumasına yaklaşımınız hem de okumanın sizin hayatınızdaki yeri, bu durumu belirler.

Sizin hayatınızın neresinde kitaplar?

Peki, onlara okuması gerektiğini söylerken, siz ne kadar okuyorsunuz? Örnek olmanız şart! Beraber okuma saatleri yapabilir, birbirinize okuduğunuz kitabın özetini anlatabilirsiniz. Hem siz hem de çocuğunuz gelişsin.

Eski bir deyim vardır; kullanmasını çok severim. “ Görgülü kuş, gördüğünü yapar”. Çocuğum kitap okumuyor diyorsanız, siz ne kadar okuyorsunuz?

Okumak için geç kalmış sayılmazsınız, ilginizi çeken bir kitap bulun ve başlayın. Kitap okumak zenginlik ve hayal gücü katacaktır. Oturduğunuz yerden bir çok konuya hakim olur, bir sürü deneyim yaşarsınız ve bir sürü insan tanırsınız.

Sizin için bazı ünlü düşünür, yazar ve önemli kişilerin, kitaplar hakkındaki düşüncelerini anlatan cümleleri derledim. Şöyle ki;

Baltasar Gracian

İyi bir kitap, iyi bir arkadaştır.

Cemil Meriç

Bir adama bir kitap sattığın zaman, ona yalnız yarım kilo kağıt, mürekkep ve tutkal satmış olmazsın, ona tamamıyla yeni bir yaşam satmış olursun. Sevgi, dostluk, mizah ve geceleyin denizde dolaşan gemiler, eğer o kitap gerçekten benim anladığım anlamda bir kitapsa, onun içinde bütün gökler ve yer vardır.

Christopher Morley

Kitapların dünyası, insanın en hayret verici yaratıklarından biridir. Abideler yıkılır, milletler kaybolur, medeniyetler büyür ve ölür fakat bütün bu medeniyetlerin, tekrar tekrar nasıl ortaya çıktıklarını gösteren kitapların dünyası; hala genç, hala yazıldıkları gün kadar taze, yazarlarının yüzlerce sene önce ölmelerine rağmen, hala insanların kalplerinden geçenleri anlatarak hayatlarını devam ettiriyorlar.

Clarence Day
Allah'ım bana kitap dolu bir evle, çiçek dolu bir bahçe ver.
Confucius
Tek dostum kitaplarım, tek düşmanım cahil dostlarımdır.
Deniş Diderot
Güneş dünya için ne anlama geliyorsa, kitap da benim için aynı anlama gelir
Hz. Ebubekir (r.a.)
Kitaba aşık bir kimse için kitaptan daha sadık bir arkadaş, daha faydalı bir yardımcı, daha neşeli bir dost olamaz.
Isac Barrow
İyiyi arayan ruhun muhtaç olduğu asil dost, hakikati seslenen kitaptır.
İmam-ı Rabbani
Kitap, ruhun ilacıdır.
Voltaire
Kitaplarım, bana yetecek kadar büyük krallıktır.
William Shakespeare
Bir kitapta altını çizdiğimiz yerler, doğrudan doğruya bize hitap eden yerler değil midir?
Size ait bir kitaplar krallığınız var mı? Yoksa büyük bir kayıp! Ancak kaybetmiş değilsiniz. Hemen şimdi okumaya başlayın, çocuğunuzla beraber...

Bol okumalı, bol kitaplı günler diliyorum.
EMEL BAYKARA




















12 Ekim 2017 Perşembe

KARACASU GÜNLÜĞÜ



Genellikle seyahate çıktığımda gittiğim yer, insanlar ve izlenimlerim hakkında birkaç cümle yazarım. Tarihi dokusundan, kültüründen çok etkilenirim. Geçenlerde Aydının Karacasu ilçesinde idim. Karacasu Kaymakamı Güher Sinem Büyüknalçacı yakın dostumdur. Daha önce bir ortamda tanıştırdığım Uzman Psikolog Ayşenur Bayraktar ile de samimi bir arkadaşlıkları vardır. Sinem Hanım, eğitime çok önem veriyor. İlçenin Milli Eğitim Müdürü Aşkın Güneş ile bir organizasyon düzenledi. Bu organizasyonun kahramanı Uzman psikolog Ayşenur Hanımdı. Çünkü üç farklı seminer verdi. İki gün boyunca çocuklar, veliler ve öğretmenlere yönelik bir seminerdi.

Bu süreç beni oldukça etkiledi; Hem Ayşenur’un anlatımları hem de öğrencilerin ve velilerin hevesli olması.

Duygusal anlar yaşadığımızda oldu. Sözgelimi; Kaymakam Hanım’ın çocuklara konuşması hepimizi oldukça duygulandırdı. Niçin kaymakam olmayı seçtiğini anlatması çok isabetliydi. Çocukların ona sevgi ve hayranlık duyduğuna şahit olmuş biri olarak konuşmasının çocuklarda derin bir iz bıraktığını düşünüyorum.

Çocuklar hem Ayşenur Hanımı hem kaymakam hanımı gözleri parlayarak dinledi. Bu gençlerin kendine inan öğretmen ve ailelere  ihtiyacı var. Hepsi gelecek için kaygılı, heyecanlı ve ne olacak tedirginliğine sahipti. Hepimiz öğrenci olduk; bunlar bir öğrencinin en büyük kabusu değil midir?

Özellikle büyük kentlere göre kırsal kesimde çocuklar sanki biraz yalnız bırakılıyor. Kentlerde çocuklar alabildiğine evin reisi gibi yaşarken, kırsal kesimlerde maalesef çocuklar değer görmüyor. Bu değersizlik duygusu onların doğru seçimler yapmasını engelliyor. Belki içlerinde  bu çıkmazdan kurtulabilmek için derslere asılanlar vardır. Her ne olursa olsun bu çocukların desteğe, inanca ve anlayışa ihtiyacı var. Seminer boyunca gözlemlediğim kadarı ile iş öğretmenlerde bitiyor. Öğretmenin çocuğa inanması o kadar önemli ki… Bu yüzden bu tür seminerler kesinlikle yapılmalıdır. Sevgili arkadaşım Ayşenur o gün seminerinde değerli bilgiler verdi. Bunlardan biri unutulan bir bilgiydi. Psikologların genellikle ilişkiler için, kullanılmasını önerdikleri iletişim tarzının aynısını öğretmen- öğrenci ilişkisi içinde kullanılması gerektiğini anlattı. Gerçekten öğretmenler bunun farkında mıydı? Çocuk gelişimi eğitimi aldığım zamanların birinde  hocalarımdan biri; “Çocuklar ilk önce anne- babalarından sonra öğretmenlerinden etkilenir. Bu yüzden çocuklar karşılaştıkları tavır ve davranışları asla unutmazlar. Derin iz bırakır “demişti. Öğretmenler, çocukların gelişimine destek olmalı. Yapamazsın, edemezsin gibi yaklaşımlar hiç doğru değil. 0-6 yaş aralığı çocuğun gelişimi için gerçekten önemli. Bu dönem özgüvenin gelişeceği dönem olduğundan, okulun ve öğretmenlerin buna katkısı olması gerekir. Sözgelimi; çocuk mavi bir at çizdiğinde öğretmen; mavi at olmaz dememeli. Çünkü anaokulundaki çocuğun henüz hayal gücü tam gelişme dönemindedir.Bu yüzden biz çocukların istedikleri gibi boyamasına izin veririz. Gelişime açık olmamış bir öğretmen ancak o çocuğa atın gerçek renklerini söylerdi. Öğretmen öğrencisini dinleyecek, duygularını anlayacak ama olumsuz bir eleştiride bulunmayacak. En başta öğretmenler çocuklara etiket koyuyor; “tembel”, “çalışkan” vs… Aileler çocuklarını zaten başarılı ve ya başarısız diye etiketlendirmeyi seviyor.

Seminerde çocuklarının daha iyi olmasını isteyen hevesli ailelerle, hevesli çocukları gördüğüm zaman ne çok desteğe ihtiyaçları olduğunu düşündüm. Ülkemizde anne- baba eğitimi verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kimi yerlerde bu uygulamayı yapıyor. Öğretmenler içinde daha çok iletişimi destekleyen programlar olmalı. Öğretmen eskiden çok farklı anlamlara gelirdi. “Öğretmen saygı duyulacak bir bilgedir”. Bizim kuşak en azından böyle bakardı. Öğretmenler artık mesleklerine farklı bakıyor. Tabi bunu her öğretmen için söylemek mümkün değil.

Anadolu’da ve doğuda hatta Ege’nin en uçra köşelerinde bile eğitimin gitmesi gerekirken, öğretmenlerin kolaya kaçmasını doğrusu tuhaf karşıladım. Bu çocukların aydınlanmaya, geleceğin ışığı olmaya hazır etmemiz gerekmez mi? Ülkemizde hala okumayan ,erken evlendirilen kız çocukları; başlık parası hatta bitmeyen kan davası gibi bir çok olumsuz durum varken. Öğretmenlerin aydınlık Türkiye için en karanlık köşeyi bile aydınlatması gerekir.

Bu yazıdan Karacasu öğretmenlerinin ilgisiz davrandığı yönünde bir anlam çıkmasın. Geçmişten günümüze öğretmenlik mesleğindeki değişimlerden bahsediyorum. Ne kadar kutsal bir iş yaptıklarını söylemeye çalışıyorum. Ve ne kadar öğretmen desteğine ihtiyacımız olduğunun altını çiziyorum.

Eminim ki, o çocuklara, velilere ve öğretmenlere çok iyi gelecek bir seminerdi. İlçenin Milli Eğitim Müdürü Aşkın Bey, bu seminere çok hevesli idi. Bilginin bu üç kitleye ulaşmasını çok istiyordu. Seminerlerin sonunda doğru soru –cevap kısımlarına geçildiğinde Ayşenur Hanım gerçekten yoğun bir ilgiyle karşılaştı. Bu durum açıkçası bizleri de heyecanlandırdı.

Keşke herkes bu kadar duyarlı ve bilgiye açık olsa demekten kendimi alamıyorum. Dolasıyla bu seminerler ilk ve son olmayacağa benzer.

Duyarlı yöneticiler, duyarlı eğitmenler umarım çoğalır. Ve Türkiye’nin en ücra köşesine bilgiyi ulaştırırlar.

Sayın Kaymakam Hanım’a, Aşkın Beye ve Ayşenur Hanıma, okulumuzun Müdürü Berrin Hanıma bu güzel seminer için kendi adıma teşekkür etmek isterim. Kaymakam Hanımın bu hareketinin örnek teşkil etmesini umuyorum.

Eğitime tam destek!










ESKİCİ

Göztepe’de Cadde üstünde sıralı dükkânların arasında küçük ve en eski olanı oydu. Bir antika dükkânı…  Sahibi yıllar önce vefat etmi...