Ana sayfa

Hakkımda

6 Kasım 2018 Salı

MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ( CRM)



Tam on senedir hizmet sektöründe çalışıyorum; bu sektörden öğrendiğim pek çok şey oldu. Müşterilerle yapmış olduğum hem yüz yüze hem de telefon görüşmeleri sayesinde onların yapıları ve beklentileri hakkında bilgi sahibi olabildim. Mesleki eğitim ve deneyimlerin alanda uzmanlaşmam için destek olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu konu hakkında yazma fikri de müşteri beklentilerinin, şikayetlerinin nelere bağlı olduğunu biraz olsun müşteri ve firma açısından olayın nasıl göründüğünü anlatmak istememden kaynaklanıyor. Türk insanı neden mutlu değil ile başlayan sorularımla biraz olaya psikolojik, biraz sosyolojik birazda finansal açılardan bakmaya çalıştım.
CRM nedir? Hiç duydunuz mu?  İngilizceye çevrilmiş hali ile Müşteri İlişkileri Yönetimi. Müşteri şikayetlerinin değerlendirildiği birim. Günümüzde önemi artan, bir anlayış politikası. CRM; Müşteri – ilişki- yönetim.  Müşteri ile olan ilişkilerin düzenlenmesinde, sürecin yönetilmesinde, sistemlerin uygulanmasında, takibinin yapılmasında katkısı büyüktür. Bütün ilgili departmanlarla, iş birliği içerisinde gerekirse paslaşarak müşterinin sağlıklı bir hizmet almasını sağlar.
İnsanın insanla ilişkisinde en önemli etken: iletişimdir. Gerek çalışanların gerekse müşterilerin birbirleriyle olan iletişimlerinde bağ kurmaları önemlidir. Müşteri ile firma arasındaki bağı sağlayan birimler(özellikle müşteri ilişkileri) bu süreci iyi yürütmek zorundadır. Müşterinin temas ettiği herkesin müşteriden sorumlu olduğunu unutmamak gerekir. Peki, şikâyet- çözüm süreci nasıl ilerler?

·       Şikâyeti al
·       İncele
·       Çöz
·       Müşteriye bildir
·       Üstlerine raporla

Şikayet- çözüm süreci, şikayetin hangi birimde toplanacağı, ne kadar maliyeti olacağı, fark yaratacak bir çözüm olup olmayacağı gibi durumların önceden kararlaştırılmasını gerektirir. Çözüm noktasında, amaç müşteriyi kazanmaktır. Müşterinin sorunu çözüldükten sonra günlük, aylık ve yıllık tüm şikayetler analiz  edilip rapor haline getirmelidir. Firma yetkilileri aksaklıkları görmesi ve tedbir alması için gerekli bir uygulamadır.

Şikayeti alma kısmında; karşınızdaki kişiyi, iyi dinlemek, doğru anlamak, doğru soruları sormak için aynı zamanda iyi bir gözlemci olmak gerekir. Karşınızdaki kişiye sorular sorarak ilgilendiğinizi hissettirmelisiniz. Görüşmeler sırasında içten, samimi ve dürüst olmanız gerçekten önemlidir. Müşteri sizin niyetinizi, davranışlarınızın altında yatan nedeni çok iyi anlar. Aynı şekilde siz de müşterinizin niyetini ve davranışlarının altındaki nedeni çok iyi anlarsınız.  Karşılıklı iyi niyetler, iletişimi harika bir hale getirir. Ancak müşteri ya da siz iyi niyet beslemiyorsanız, uzlaşma sağlamanız oldukça zordur. İletişimde niyetler ve niyetlere bağlı davranışları okumayı tüm ilişkilerimizde kullanırız.

“Müşteri her zaman haklıdır” ilkesi hala geçerli olmakla birlikte müşterinin de uzlaşmacı bir tutum sergilemesi gerekir.

CRM sistemi kurulmadan önce, nasıldı? Bundan 15-20 sene evvel müşteri memnuniyeti diye bir şey yoktu. Müşteri alışveriş yapardı, memnun kalıp kalmadığına bakılmazdı. Büyük çoğunluğu da uğradıkları haksızlık için mücadele etmezdi. Tabi ki, büyük firmalar müşteri memnuniyetine dikkat ederdi. Geçmişten günümüze taşınmış bir sözdür; müşteri her zaman haklıdır. Yıllar içerisinde, memnuniyet gelişti ve bunun için sistemler kuruldu. Hal böyle olunca müşteri odak noktası haline geldi.

Bingo! Müşteri kendisinin önemli olduğunu fark etti!

Üstünlük elde etmek, yapılan küçücük hatalarda bunları fırsata çevirme isteği niyetlerin de bozulmasına neden olduğu gibi kişiler arasında çatışma çıkmasına neden oldu. İletişimde meydana gelen kazalar, çözümsel yaklaşımların ret edilmesi ile iyice çıkmaza sürüklenir oldu. Dolasıyla müşterinin satın aldığı hizmetle birlikte egolarını tatmin etme çabası da ortaya çıktı.

Art niyetli hizmet verenlere karşıt olarak, “memnuniyet” kavramının ortaya çıkması ve önemsenmesi bir açıdan müşterinin kollanma ihtiyacını tatmin ediyor.

Ticarette esas olan karşılıklı yarar yasasıdır. Müşteriyi zarara uğratmak ve bunu bilinçli bir şekilde, haksızca yapmak, ilişkileri zedeler. Çünkü karşılıklı yarar yasası uygulanmamıştır. Özellikle bu durumdan hizmet veren, ürün satan firmalar ya da kişiler daha çok sorumludur. Müşteri burada sadece ürün satın alabilir, hizmet görebilir. Müşteri talep ve sorunlarının temelinde onlarla sağlam iletişim kurulmaması yatar.

Netice de hepimiz birçok kanal aracılığıyla müşteri oluyoruz. Mesleğimiz ne olursa olsun, hepimizin birer potansiyel müşteri olduğumuzu unutmaması gerekir. Empati, karşımızdaki kişi ile kendimizi özdeşleştirip, onun yaşayacağı ve hissedebileceği duyguları yakalayabilmektir. Bu aynı zamanda müşterinin de karşısındaki kişinin, bir insan olduğunu, insani olarak yanlış yapabileceğini anlayabilmesidir.

Her zaman söylediğim bir söz vardır; İlişkiler, karşılıklı iyi niyetlerle yürür. Kim niyetini bozarsa ilişkisini de bozar. Çokta doğru!

MÜŞTERİ NEDEN ŞİKAYET EDER?

Müşteri yaşadığı sorunu size yansıtıyorsa;

1.     Müşteri gerçekten sorun yaşıyordur.  2.Belirsizlik vardır. 3. İlgi yoktur. 4.Tekrarlamış bir sorunla karşılaşabilir, çözümsüz olduğunu düşünüp karamsarlığa kapılmıştır. 5.Kandırıldım diye düşünüyordur.  6.Yeterli açıklama yapılmamıştır.  7. Güven verilmemiş olabilir( Firma ya da siz yetkili)

NOT:(Müşteri şikayetleri mesleki duruma göre değişir ama yukarıdaki maddeler en genel olanları, daha detaylandırdığımızda farklı maddelerde ilave edebiliriz)
Şikayet etme aslında hala firma olarak önemsendiğinizin, sorunun çözülmesi halinde sağlıklı ve normal iletişime tekrar geçmek istediklerini gösterir. Bunun için ne kadar çaba harcadığınız, kaybetmek istemediğinizi hissettirmeniz, müşteriler üzerinde önemli bir değerlendirme ölçeğidir.
Ne kadar çaba harcarsanız harcayın; evet, bunu kullanmak isteyecek iyilik dışı düşünen müşterilerinizde olacaktır. Ancak fırsatçılar hariç gerçek sorunları olan müşteriler, bu çabanıza saygı duyacak ve teşekkür, minnet içinde hareket edeceklerdir.
Müşterilerin ve çalışanların hatta iş sahiplerinin bile mutsuz olduğu durumlarda bunu işlerine ya da yaptıkları alışverişlere yansıtmaları durumunda, bu davranışları doğal olarak memnuniyetsizlik doğuracaktır. Diğer taraftan özel hayatında sorun yaşayan müşterilerin kızgınlık, öfke ve kırgınlıklarını hizmet aldığı kişiye yansıttığını söylemekte abartılı bir söylem olmaz. Gelelim başka bir konuya;
Zaman zaman mesleki değerlendirmeler yaptığım için, kendi içinde sorular soruyorum. Bunun yanı sıra toplumsal konuları da irdelemeyi ihmal etmiyorum.
“Türk insanı neden mutsuz?” sorusunu düşünürken, bu düşüncelerin beni müşteri memnuniyetine doğru götürdüğünü itiraf etmeliyim.
Söz gelimi; Yabancı ülkelerde insanlar beşte dükkânlarını kapatırken, Türkiye’de saat sekizlere kadar dükkânlarını açık bırakırlar, hafta sonu da açık tutmak zorundadırlar. Bunun nedeni; Çok para kazanmak istemeleri, lüks yaşam isteği, borçlar vs. gibi… Bu yüzden tatil yapmayı, hobi edinmeyi bilmezler( istisna olan insanlar vardır elbet saymıyoruz), dinlenmek ve zaman ayırmak onlara çok zor gelir.
Bu noktada parantez açıp şöyle devam edebilirim; araç almak isteyen, araştıran müşterilerimizin fiyatları yüksek bulmasındaki en büyük sebep sadece piyasaların karışık olması değil aynı zamanda bütçelerini aşan lüks araç talep etmeleridir. Sözgelimi; bütçeleri 60 ile 100 bin arasında olan müşterilerimiz 200bin- 300bin civarındaki araçlara göz kırpıp almak istemekteler. Bunun bir kısmını kredi ile ödeyecek olsalar da kendilerini oldukça zor duruma sokuyorlar. Böyle külfetli bir olaya karar verdikten sonra 24 ay ya da 36 ay kredi ödemek için de deli gibi çalışacaklar. Ne kadar sağlıksız bir tablo olduğu daha net görünüyor! Bu korkunç tabloyu ekonomistler ve girişimciler de fark ediyor. Bunlardan biri de; Özlem Denizman’dır. Kendisi girişimci, kitapları ve TV’de programları var. Özlem Hanım bir dönem televizyon programında finansal destekler veriyordu. Parasal bir destekten bahsetmiyorum. Bütçeniz hakkında ve kendiniz hakkında bilgi verdikten sonra ne kadarlık araç alabileceğinizden, ne kadar kredi kullanacağınıza kadar kişilere fikir vermekteydi. İzlediğimde en çok dikkatimi çeken insanların ev, araba gibi lüks sayacağımız ihtiyaçlara öncelik verdiği. kazandıkları ile istedikleri hayat çelişiyordu. Tabi hal böyle olunca Deniz Hanım buna müsaade etmiyordu. Oysaki bütçesine uygun daha düşük markadan bir araç seçebilir yine lüks değil bütçesine uygun bir ev alabilirdi. Dolasıyla insanlarımızın çok bilinçli olduğunu düşünmüyorum. Bütçeye uygun harcamalar yapacak olsalar, birikim yapabilecekler ya da yatırım yapabilecekler. Ayrıca kendilerine zaman ayırsalar, iş hayatında başarılı ve mutlu olmalarına neden olacağı gibi özel hayatlarını da daha nitelikli hale getirecektir.
Türkiye’de insanların yaşantıları beklentileri ve imkânlarıyla ters orantılıdır. Ayağını yorganına göre uzatan insan sayısı bir elin parmakları kadardır. Mutluluğu maddiyatta mı buluyorlar dersiniz? Büyük olasılıkla derim. Toplumsal olarak kimliklerimizi sahip olduğumuz değerlere değil, varlıklara bağladığımız için; kendimize değer verme konusunda bakış açımız çok farklı. Öyle ki, bir müşteri ile karşı karşıya kaldığımız zaman onun davranışları, kültürü ve beklentilerini okuyabiliyoruz. Hayata bakışının duruşunda, tavrında ve en önemlisi enerjisinde hissedebiliyorsunuz. Hizmet sektöründe olan insanlar genellikle bunu çok kolay çözebiliyor.
Ben söyledikleri cümlenin onların inançlarını yansıttığını fark ediyorum. O düşünceyi bulup değiştirmeyi tercih ediyorum. Direnç gösteren müşterilerim hemen güvenmek istemeyebilir. İlk görüşmede güven vermeye çalışarak, zamanla hizmetlerimizden memnun kalacağının, aksiliklerin olacağını( insan faktörü olduğundan mükemmellik olacağını düşünmem)ama çözüm konusunda yanlarında olacağımızı belirterek, güven için ilk adımı atarım. Sonra ki, süreç ihtiyaç olduğundan yanlarında olmak ve sıkı sıkı takip etmektir.
Bir müşteriniz; “ ben servise güvenmem, ben satıcıya güvenmem” diyorsa, güven sorunu yaşadığını ortaya koyar. Bu ipucunu yakaladığınızda üzerine giderseniz kazanırsınız. Farklı olduğunuzu yetkili kişi olarak, firma olarak hissettirmelisiniz. Farklı bir yer olmanızdan dolayı yaşayacakları deneyiminde “farklı” olacağına ikna etmelisiniz.
Genellikle başka hangi inançlarla karşılaştıklarını soracak olursanız, biraz onlardan bahsedelim:
En çok güven konusu ortaya çıkıyor. Yukarıda bahsettiğim konuyu da içine alarak, söylememiz gerekirse, kandırılma korkusu, yalan söyleniyor olabilme ihtimali gibi konular ortaya çıkıyor. Aslında bunu da normal karşılayabiliriz; o kadar çok dürüst olmayan ve sahte çalışan yerler var ki, insanlar haliyle zor güveniyorlar. Fakat bazen kurumlardan çok, insanlar kendi kişiliklerini yansıtırlar. Böyle bir karakter kendini saklama konusunda da oldukça başarılı olabilir. Er ya da geç yapılan hata, sahtekârlıkta ortaya çıkar. Burada firmanın bunu telafi etmesi gerekecektir. Kişiler kurumları yansıtır. Bu konun özellikle firma çalışanlarına anlatılması gerekir.
Müşteri inançları konusuna geri dönecek olursak, kandırılma korkusundan kaynaklı size inanmayan müşteriyi ikna etmeniz bazen zaman alabilir. Büyük olasılıkla size inanmayarak başka bir firmayı tercih edebilir. Şaşırtıcı olmayan aynı müşterinin başka firmaya da güvenmemesi ve tekrar size geri dönmesidir. Güvenmez, memnun olmaz ama sizi tercih etmeye devam edebilir.
Müşterinin psikolojisi tercihlerini her daim etkiler. Duygu durumu, temel inanışları ve ön yargıları ile karşılaşırsınız. Bir de beklentileri söz konusu. Ne kadar çok para harcarsa bir o kadar karşılık olarak ilgi ve hediye ister. Ben kaliteli şeyleri hak ediyorum düşüncesini benimsemiş, hayatını bu şekilde yaşamış kişiler; daha doyumlu ve mutluyken bu inanışı benimsememiş, özümsememiş insanlar daha fazla beklentili olabiliyor. Aslında müşterinin eğitim durumu da buna bir etkendir. Hatta bulunduğu muhitte önemlidir. Bu durum hizmet veren içinde geçerlidir. Karşılıklı görüşmelerin, kazan –kazan tutumu ile sağlıklı halde yürümesinden ibaret. Yeter ki, önyargılı olmayalım, empati yapabilelim, saygıyı elden bırakmayalım.
 Herkes potansiyel birer müşteridir ya da hizmet sunandır. Bu yüzden her zaman kendinize doğru ayna tutmakta fayda var. Unutmayın; ilişkiler karşılıklı iyi niyetlerle yürür! Aman niyetinizi bozmayın!





14 Ekim 2018 Pazar

MEYDAN OKUMAK!


 


MEYDAN OKUMAK!

Korkmadığını, çekinmediğini bildirmek…

Her insan özel yeteneklerle donatılarak doğar; kendini keşfetmek ve bu özellikleri ortaya çıkarmak tamamen kişinin çabasına bağlıdır. Kendini tanımaya açık olan insanlar daha hızlı hareket ederler. Kimi zaman kendimizi iyi tanımadığımız için, başkası tarafından yeteneklerimizin keşfedildiği de olur. Dışardan etki olsun ve ya olmasın yeteneklerimizi fark edebilmek muhteşem bir şey. Peki, ne kadar tanıyoruz kendimizi? Kendimizle bağımız ne kadar kuvvetli? Duygularımızı ifade edebilmekte başarılı mıyız?

Sözgelimi; Kararlı mısınız? Verdiğiniz kararlarda net misiniz? Kendinize ve çevrenize ne kadar dürüstsünüz?

Meydan okumak özgüven gerektirir. İşte bu nedenle; net olmak, kendini ifade etmek, kendini bilmek, önemlidir. Özgüvenli insanlar, cesur kararlar alır ve uygularlar. Cesur olmak, korkusuz olmak demek değildir, korkuya rağmen eyleme geçebilme becerisidir. Ne kadar cesursunuz?

Cesur olmanın ham maddesi; “İnanç’tır”. Kendimizle bağlantımız o kadar önemli ki, bu tüm hayatımızı etkileyen bir durumdur. İnsan psikolojisinin temelinde yaradana ve anneye olan bağlantı önem arz ediyor. Demek ki, inanç kavramı atlanılamaz. Bizlerin ruhundaki yaraları ya da şifalı durumları oluşturan yaratıcı kavramı ile doğumla başlayan annemizle olan bağımızdır.

 Sonuçta, var olmak bu iki varlıktan kaynaklanmakta. Bu inanç özgüven duygusunun doğuştan gelebileceğini de gösteriyor.  Bu konu çok derin bir konu tabi. Çünkü annenin çekirdek inançları bebeğe geçiyor. Anne, çocuk ve ruh sağlığı konusuna da biraz değinmiş olduk. Bu noktada annenin bebeği isteyip istememesi ya da yaradana olan inanç veya inançsızlığı olayın başlangıç noktasıdır diyebiliriz. Daha sonra yetiştirme tarzı çocuğun tuttuğunu koparan biri olmasını sağlarken, silik bir karakter de olmasını sağlayacağı gerçeğini ortaya koyuyor. Bu durumu siz de etkileyici bulmuyor musunuz?

Meydan okumanın muazzam bir özgüven istediğini belirtmiştim. Fikirlerinizde, davranışlarınızda net olmak gerekiyor ama aynı zamanda insanlarla ilişkilerinde sınır çizginizi biliyor olmalısınız. Sınırı geçmek isteyenlere karşı tutumuzda ya da gerçekleştirmek istediğiniz bir hayaliniz konusunda şimdiye deyin olmadığınız kadar cesurda davranabilirsiniz. Kendinize kendinizi ispat etmek için de cesur adımlar atmakta bir tür meydan okumaktır. Yapamazsın diyen insanları umursamayarak, korksanız dahi yapmaya çabalamanızda buna çok güzel bir örnek. Olumsuzluk yaşamanıza rağmen duruşunu değiştirmemeniz bir meydan okuma iken; toplumun bakışını bir kenara bırakarak sıradanlığı yenmiş olmanız da birer örnek. Aslında meydan okumak; “ sesini duyurabilmek ve sesini yükseltebilmektir.”

Hayır demek istediğiniz bir duruma, evet dememek için direnmektir, kocaman bir hayır demektir!

Enerjinizin, neşenizin ve gücünüzün simgesidir.

Meydan okumak her şeye rağmen kendi yolunda gitmektir!

Şimdi ufak bir çalışma ile herhangibi bir konuda olan inancınızı artıracağız. Uygulayacağımız çalışma Nlp tekniğidir.

Öncelikle rahatlamanızı istiyorum; Oturun, gözlerinizi kapatın, hafif bir müzik açın. Kendinizi rahatlamış hissettikten sonra en çok hangi konuda inancınızın fazla olmasını istediğinizi düşünün.

Hangi inancınızı kuvvetlendirmek istiyorsunuz?

Örneğin; “kendimi seviyorum” cümlesine karşı inancınız % kaçtır?

Diyelim ki %50 olsun. Bu oranı yukarı çıkarmak istiyorsunuz ancak %100 olmasını beklemeyin! Gerçi bu kişiden kişiye göre değişir. Çünkü; Bu tamamen uygulamayı yaparken  ne kadar öze indiğinizle bağlantılıdır.

İnancımızı belirledikten sonra sıra yavaş yavaş uygulamaya geliyor.

Cümleyi yüksek sesle söyleyin!

Duyduğunuzda nasıl bir görüntü geldi gözünüzün önüne?

Film mi? Resim mi?

Film nasıl? Hızlı mı, yavaş mı? Resim büyük mü, küçük mü? Çerçevesi var mı? Yakın mı, uzak mı?

Ses var mı? Nasıl bir ses? Uzakta mi, yakında mı?

Duygu var mı? Ne hissediyorsun? O duygu vücudunun neresinde duruyor? Nasıl bir etkisi var?

O duygunun bir rengi var mı? Ne renk?

Gözlerini aç, etrafa bak, bu film ya da resim çevrende nerede olabilir? Onu bul ve yerini belirle!

Şimdi sizden  ikinci bir inanç daha isteyeceğim. Şimdi, düşünün bakalım…

%100 inandığınız bir inancı bulun!

Örneğin; Allah’ın beni sevdiğine ve beni koruduğuna %100 inanıyorum.

Şimdi bu cümleyi inanarak tekrar edin.

Duyduğunuzda nasıl bir görüntü geldi gözünüzün önüne?

Film mi? Resim mi?

Film nasıl? Hızlı mı, yavaş mı? Resim büyük mü, küçük mü? Çerçevesi var mı? Yakın mı, uzak mı?

Ses var mı? Nasıl bir ses? Uzakta mi, yakında mı?

Duygu var mı? Ne hissediyorsun? O duygu vücudunun neresinde duruyor? Nasıl bir etkisi var?

O duygunun bir rengi var mı? Ne renk?

Şimdi ikinci film ya da resim nerede onun da yerini belirle.

Daha sonra ilk cümlene ait film ya da resmi yerinden alarak,  ikinci cümle için oluşturduğun filmin ya da resmin içine at ve karıştır.

Şimdi ilk yükseltmek istediğin inancı düşün, yüksek sesle o cümleni tekrar et!

Şimdi bu düşünceye % kaç inanıyorsun?

Bu uygulamayı yaptıktan sonra kesinlikle kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. İnancınızın arttığını hissedeceksiniz. İlk tepkiniz sadece olumlu düşünmek ya da daha iyi hissetmek olabilir. Bunu günde 1 kez yapabilirsiniz. Giderek inancınızın artacağını göreceksiniz.

İyi hissetmek, kendi gücünüzün farkında olmak; sizin hayata karşı dik durmanızı ve kendinizi gerçekleştirmenizi sağlayacaktır.

Meydan okumak ve güçlü olmak için, içinizdeki gücü ve yetenekleri fark edin! En önemlisi kendinize inanın.

Elinizi kaldırın yukarı ve

“YAPABİLİRİM” diye yüksek sesle bağırın!












































6 Ekim 2018 Cumartesi

AŞK MELEĞİ









Kasabada âşık olacak başka hiç kimse yok muydu diye düşündü. Evet, onun kadar güzelini görmemişti ki, bu gözler…

Her an her saniye kalbi onun için çarpıyordu. Her âşık gibi zihni sevdiği ile doluydu. Yatıp uyumaya çalıştı. Gözlerini kapatıyor kapatmasına ama hemen incecik bir surat beliriyordu. Olacak gibi değildi, gidip onu görmek istiyordu. İçini kemiren bu özleme karşı koyacak durumda değildi. Kızın babası onun bir Yahudi olduğunu öğrenmişti. Bu nedenle aralarındaki ilişkiye onay vermiyordu. Haftalardır birbirlerini görmemişlerdi. Çünkü kızını odasına hapsetmişti. Genç adam, kızın dadısı ile gizlice görüşüp bu bilgiyi almıştı.

Yattığı yataktan kalktı. Hemen giyindi ve silahını aldı. Elinde silahı hızlıca yürürken, ismini düşündü Asher. Kim koymuştu bu ismi? Sanırım dedesi. Çok mutlu olsun demiş ismi verirken. Ne yazık ki, mutluluktan çok uzaktı. Sevdiği kızın, evinin kapısına geldi. Görevlileri atlatmayı başararak, penceresine doğru yürüdü. Kız pencereden ayı seyrediyordu. Asher, onun hıçkırıklarını duyabiliyordu. Sarmaşıklardan pencereye tırmandı. Genç kız, başında şapka, üzerinde palto ile duruyordu. Kış çok ağır geçiyordu, camı açtığında uzun süre pencere önünde kalmak mümkün olamıyordu. O yüzden tedbirli davranmıştı.

Ay soğuk gecede öyle bir parlıyor, öyle bir ışığını vuruyordu ki, sanki âşıkları ispiyonlamak istercesine. Asher, genç kıza sarıldı ve onu öptü. Birbirlerine hasretle sarıldılar. Delikanlı kızın gözyaşlarını sildi. Saçlarını okşadı, göğsünde onu sakladı. Sarılmış öylece duruyorlardı. Gitmesi gerekirdi. Ayakları, bütün hünerlerini kaybetmiş gibi hareketsizdi. Gitmese de sabaha kadar birlikte kalsalardı ya da buradan çok uzaklara gidebilselerdi. Aslında kaçabilirlerdi. Kızın kulağına “ gel, gidelim” dedi. Narin ve beyaz olan ellerinden tuttu, pencerenin kenarından sarmaşıklara doğru atladı, onun elini kendine doğru çektiğinde genç kız gelmedi. Asher, şaşkınlıkla baktı. Güzeller güzeli Thea’sı onunla gelmiyordu. Rüzgâr çıkmış iyice şiddetlenmişti. Thea birden üperdi. Ama bu ürpertinin rüzgârla bir ilgisi yoktu. Hani korku duyduğunda, midende bir şeyler hoplar gibi olur. Öyle bir durum hissetmişti. Kızcağızın rengi iyiden iyiye atmıştı. Genç adama “İçimde kötü bir his var; ya hemen buradan uzaklaş ya da odama gir ve hemen saklan.” Genç adam, gözlerini dikmiş öylece bakıyordu. Kız konuşurken, onun arkasından bir karaltı geçmişti. Asher’in bakışları onu endişelendirmişti; arkadan babası gelmiş olacağını düşünerek dönüp baktı ancak kimse yoktu. Asher’in rengi giderek değişti; bir süre sonra bembeyaz oldu. Asher cebinden tesbihini çıkarmış, dua ediyordu. Genç kız, onun gözlerinin hala arkaya doğru uzandığını görünce, tekrar geriye döndü. Kimseyi yine göremedi. Önüne döndüğünde ise, Asher yoktu. Aşağı, sağa, sola baktı. Başını gökyüzüne, ayın yönüne doğru kaldırdı. Bir ışık gördü, bir parlaklık; uzaklaştıkça, ışık yayılıyor, kanatlı bir gölgeye dönüyordu. Asher onunla gidiyordu. Çok uzakta değillerdi. Asher’in yüzünün ne kadar beyaz olduğunu ve cansız gökyüzüne uzandığını görebiliyordu. Uzaklaştılar. Aya doğru…

Thea ağlıyordu… Neden, niçin demeye fırsat kalmadan sadece ölüm meleği zaman, mekân tanımadan onu almıştı. “Bir sebep ver bana!” dedi sessizce. Onlar gökyüzünde kayboldular. Thea bir sebep ver diye sayıklıyordu. Kulağına bir fısıltı geldi uzaklardan; “Aşk korkakların olamayacak kadar değerlidir!” dedi. Genç kız, ağladı, hıçkırıklara boğularak. Pencereyi kapadı. Yatağına uzandı. Bazen kalmakta ölüm kadar acıtırdı…

24 Temmuz 2018 Salı

STRES, DEPRESYON VE HASTALIKLAR




Günümüzde stres ve strese bağlı hastalıklar da bir artış var; öyle ki, stres yönetimi gibi kavramlar da ortaya çıktı. Peki, neden bu kadar stres yaşıyoruz? Ne oluyor da hastalıklar ortaya çıkıyor özellikle de aniden…

Hastalıkların her birinin bir anlamı ve nedeni olduğunu uzmanlar bize anlatıyor. Ani hastalıkların nedenleri de geçmişe bağlı olayların etkisi ve birikmiş olumsuz duyguların ortaya çıkmasıdır. Depresyon; uzun soluklu olumsuz düşünme, ümitsizlik ve karamsarlık halidir.  

Geçmişte bir anıda takılı kalmak, o anıdan çıkamamak söz konusu olabiliyor. İnsanlar, psikolojinin nimetlerinden yararlanmak yerine, alternatif tıpla ya da yeni sistemlerle sorunu çözmeye çalışıyor. Geçmiş kayıtları silmek için,  kim olduğu belli olmayan, gayri resmi yer çalıştıran kişilerden destek alıyorlar. Ve bunlar için tonlarca para da harcıyorlar.

Oysa ki, psikolojinin bu konudaki yaklaşımı ve uygulaması çok farklı. Hipnozla değişim yapacağını iddia eden kimi kişiler, insanlara kim bilir nasıl zararlar veriyor.

Geçmişi silemezsin, değiştiremezsin ama bugünü tamir etmek mümkün. Uzmanlar, hastaları üzerinde çalışırken, geçmiş yaşanmışlıklar için  zaman zaman geri dönüşler yapsalar da en son ortaya çıkan soruna yoğunlaşır ve onu çözmeye çalışır.

Psikiyatristler için, çok ilaç veriyor denilse de, ilacın iyileşmede önemli bir etkisi var. Depresyon nedeni ile, zihinde meydana gelen karışıklığı düzeltmede ilacın etkisi büyük. Kişi, depresyonda olduğunun farkında olmayabilir. Hayatının kalitesinin düşmesi, zihninin dağınık olması; iş hayatında, özel hayatında başarılı olmasına engel olabilir. Zihin karışık, karamsar ve hiçbir şeye yoğunlaşamayan, her işini yarım bırakan biri depresyona girmeye adaydır. İlaç ve terapi ile, sağlıklı düşünmek, sağlıklı yaşamak ve yaşam kalitesini artırmak mümkün. Özel yaşam koçlarına aslında gerek yok. İnsanlar, psikolojiden bu kadar kaçmasa belki de çok farklı güzellikler yaşayabilirler. Sözgelimi; Anti depresyon haplarının sanıldığının aksine oldukça önemli işlevi var. Uzman Psikolog Ayşenur Bayraktar ilaçlar hakkında şöyle bir bilgi paylaşmıştı;

“ Troid Hastaları, her gün troid bezlerinin düzenli çalışması için, ilaç almak zorundadır. Dengeli ve sağlıklı bir şekilde çalışması şart olduğundan bu sağlıksız durumun ortadan kalkabilmesi için kişi, nasıl ilacını alıyorsa, mutluluk hormonlarının da düzenli ve dengeli çalışması için, bu ilacın alınması gerekir.”

Bu bakış açısı ile baktığımızda çokta korkunç görünmüyor değil mi? İlaç kullanmaya çekinen kişilerin yersiz bir kaygısı var. Psikolojiye bakış açımız yeni değişmeye başladığı için bunu da normal karşılıyorum esasında.

İlacın yanı sıra terapi almak bir o kadar önemli. Çünkü tek başına ilacın sadece sorunları bastırmak olacağını düşünüyorum. Kimi insanlarda reçete yazdırarak, ilacı alıp sadece kendilerini uyuşturmak istiyor. Bunun da çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum açıkçası. İzlenmesi gereken yol eğer ilaca gerek varsa alınması ve terapi ile devam edilmesidir.

Peki depresyonda olduğumuzu anlayabilir miyiz? Kendi içimizde bulunduğumuz durumu anlamımız biraz zor olabilir. Ancak hayatta bir şeyler yolunda gitmiyorsa, bir çıkış arıyorsanız neden psikolojik destek alınmasın?

Depresyonun belirtileri neler peki?

*Hayattan keyif alamamak.

* Sürekli uyumak.

* Kendini içkiye, yemeğe, internet ve oyuna gibi vs. bağımlılık yaratacak bir durum içine sürüklemek.

* Sosyalleşmekten kaçınmak.

*Sinirli, üzgün, mutsuz bir ruh halinde olmak.

Bir çok belirtisi var. Sözgelimi; Geçmişe bağlı kalmak, bir noktaya takılı kalmak, o durumun ve o anın içerisinde kalmak.

Sorunlarımıza dışardan bakamıyoruz, başımızı sorunun içinde tutup aynı cümlelerle sorunu ifade ediyoruz ve sonra karamsarlığa kapılıyoruz. Sorundan uzaklaşmak, bir süre onunla ilgilenmemek, sorunun çözebilmesi adına aslında önemli. Hem iş tecrübelerime hem de kişisel tecrübelerime göre, soruna odaklanmak yerine, çözüme odaklanmanız size kendinizi iyi hissettirecektir. Bunun haricinde, depresyon denilen ilete de bulaşmamış olacaksınız.

Kendinizi iyi hissetmek için, birkaç yöntem geliştirmeniz de fayda var. Sözgelimi; bolca şükredebilir, eğlenceli film seyredebilir, dans edebilirsiniz ya da yeni bir hobi geliştirebilirsiniz. Arkadaşlarınızla sosyalleşebilir, bir arkadaşınızla dertleşebilirsiniz. Ama en önemlisi sevginizi paylaşabileceğiniz küçük dostlar edinebilirsiniz ( kedi, köpek, kuş gibi…) ayrıca küçük bir çocuğu evlat edinmek, ihtiyaç sahiplerine yardım etmekte size iyi gelecekler arasındadır.

Peki, hastalıklar neden başımıza gelir sorusuna verilebilecek en mantıklı cevabın; hastalıkların vücudumuzdan yayılan enerji uyarıları olduğunu söyleyebilirim.

Yolda giderken artık adım atacak halimiz kalmaz, o kadar yoğunuzdur ki, durup dinlenmeye fırsat yoktur. Ah işte, ilahi adalet… Birden anlamsız şekilde, ayağınız takılır ve düşersiniz. Sonra günlerce ayağınız alçıda olur. Belki kötü bir durum gibi geliyor size ancak bu hayatın size durmanız gerektiğini gösteren bir işarettir. Bazen peş peşe gelen sıkıntıların altında da bu tip durumlar vardır. İlahi mesajı almamış olmanızdan kaynaklanmaktadır. Yine başka bir örneğim şöyle olacak; inanılmaz baş ağrılarının bilimsel gerçek belirtileri elbette var. Birkaç sebebi bile olabilir. Gerçek bir araştırmanın neticesinde herhangibi bir sonuç almadıysanız, stresten kaynaklı olabilir. Baş ağrısının aslında ciddi sorunları önleyici bir işaret olduğunu biliyor muydunuz? Baş ağrısı olmasa beyin kanaması geçirirdiniz. Beyin size; “yeter düşünme!” demektedir artık.

Hastalıkların kendimize dönmemizi sağlayan kuvvetli bir tarafı var. Çok insan hasta olmadan önce kendisi ile ilgilenmez. Hatta kendini ve hayatı sevmez. Kök inançlarımızın, hastalıkları çağırdığını biliyor muydunuz? Kendini suçlayan, pişmanlıklarla dolu bir kalp nasıl bir hastalık çağırmaz ya da öfke dolu bir insan belki de kalpte taşınan bir nefret. Belki kabul etmediğimiz bir gerçek, bizi bir hastalıkla karşılaştırabiliyor.

Gelelim hastalıkların anlamlarına ve onlar için hazırlanılmış olumlu cümlelere;





ASTIM:

NEFES ALMAYI HAK ETMİYORUM.

·        Geçmişte yaptığım ve yapmadığım her şeyi sevgiyle kucaklıyorum ve kendimi bağışlıyorum.



BEL FITIĞI:

HERŞEYİ BEN TAŞIMALIYIM. ( Aşırı yük yüklenmek, suçluluk duygusu)

·        Yaşamı ve sorumluluklarımı paylaşabilirim. Bunun için kendimi suçlu hissetmem gerekmez.



DEPRESYON:

HİÇBİRSEY YAPMAK İSTEMİYORUM.( BİR TÜR PROTESTO)

·        Hayatı bütün doluluğu ve yoğunluğuyla yaşamayı seçiyorum.



DİYABET:

KENDİ CEZAMI KENDİM VERİRİM. (GURUR, HATA YAPMAKTAN KORKMAK, ÖZÜR DİLEYEMEMEK)

·        Yaptığım ve yapmadığım her şey için kendimi affediyorum.



EPİLEPSİ:

HER ZAMAN ÇOK DİKKATLİ OLMALIYIM. KORKU DUYMAK.

·        Geçti, artık güvendesin. Rahatla ve gevşe!



HİPOTROİD:

ÖFKELİYİM. FAKAT GİZLEMELİYİM.

·        Kendimi kolayca ifade edebilirim.



İŞİTME KAYBI:

DUYMAK İSTEMİYORUM.

·        Duyduklarımla yüzleşmeye hazırım, duyduklarımla değişmem gerekirse değişebilirim. Değişmekten korkmuyorum.





MİGREN:

MÜKEMMELLİYETÇİLİK. GÖZÜNDE ÇOK BÜYÜTTÜĞÜN EBEVEYNİN SEVGİSİNİ KAYBETMEKTEN KORKMA.

·        Kendim olmayı seçiyorum. Böylece yaşamımı güvenle sürdürürüm.



MS:

SENİN YERİNE BEN ÖLEYİM

·        Yaşam sorumluluğumu kabul ediyorum. Benim sorumluluğum var olmak ve kendimi ifade etmektir.



YÜKSEK TANSİYON:

ÇOK ÖFKELİYİM.

·        Bana yapılan ve benim yaptığım her şeyi bağışlıyorum.

·        Bırakıyorum.



UNUTKANLIK:

HATIRLAMAKTAN KORKUYORUM.

Gerçek; beni ve seni özgür, güçlü ve güvende kılacaktır sevgili ilkel beynim!



****

Bu şekilde örnekler verebilirim. Daha pek çok hastalığın bir çok anlamı var. Ama okudukça anlayacağınız gibi hepsinin de ortak noktası; bir olumsuz inançtan kaynaklanması ya da yaşanmışlıklarla bağlantılı olması. Bütün bunlar, kendimize dönmemizi, kendimizle ve çevremizle barışmamız gerektiğini gösteriyor.

R.Şanal Günseli, kuantum düşünce tekniği üzerine yazılar yazan, eğitimler veren biri; kuantum iyileşme ve kuantum kodlama adlı küçük iki tane kitabı var. Ayrıca başka kitapları da var. Özellikle hastalıklarla ilgili yukarıda paylaştığım bilgiler ondan alıntıdır.(Hastalıklar ve olumlumlamalar) Detayı onun kitaplarında ya da diğer kuantum yazarlarından bulabilirsiniz.

Sevgiler…



Emel Baykara

















  

10 Temmuz 2018 Salı

KAÇKINLAR





Ferid Edgü 1950’li yıllarının yazarlarından. O dönemin bir başka bilenen yazarı ise; Oğuz Atay’dır.



Yeni keşfettiğim bu iki öykücünün tarzının birbirine çok yakın olduğunu düşünüyorum. Zaten Ferid Edgü kitabının son söz kısmında bundan bahsetmiş. Kendi dönemindeki arkadaşlarıyla ve kendisiyle ilgili yaptığı açıklamalarda; bu dönemin biraz kasvet içerdiğini biraz tarz değişikliği yaptıklarından bahsetmiştir. Gerçekten de her ikisinde de fazlasıyla var. Kasvetli, karışık ve tuhaf olayların, düşüncelerin yer aldığı öyküler. Yazar, öykünün içine seni çekiyor, bir o kadar da dışında bırakıyor.  Karakterler iç içe ve değişkenlik içeriyor. Hangi karakterin, hangi zaman diliminde olduğu karışıyor. Onunla gerçi “kaçkınlar” adlı eserle tanıştım. Anlatımı, tarzı sıradanlığın ötesindeydi. Biraz fazla cesur bulmuştum. Annesinin, babasını aldatıyor olmasından etkilenen, her seviştiği kadında onu bulan bir erkek çocuğunun duygusunu vermiş satırlarında. Çok güçlü bir şekilde kendinizi kahramanın yerinde görebiliyorsunuz.



Oğuz Atayın “korkuyu beklerken“ adlı yapıtında da benzerlikler vardı; benzerlik derken konuyu şu şekilde açıklamak gerekir. Yapıtlarındaki ‘üslup farklılığının’ aynı olması.  Tavan arasında sevgilisinin öldüğünü düşünen, örümcekler tarafından yendiğini, o şekilde ondan ve anılarından intikam aldığını düşünen bir kahramanı anlatmıştı. Çarpıcı bir bakış açısı olduğunu düşünmüştüm.



Kaçkınları okuduktan sonra her ikisine ve döneme ait hayranlığım bir kez daha arttı. Tabi ki, diğer eseleri de okumak için heyecanlanıyorum.



Kitapta son söz kısmında, 50li’li yılların ve kendisinin düşüncelerini çok güzel anlatmış. Özellikle de yazmakla ilgili olan kısım çok hoşuma gitti. Kendi benzerlerimizi bulmak için yazdığımızı söylemesi, dilimizden anlayacak insanları bulmak için yazdık demesi; kendimi ifade etmemi çok kolaylaştırdı ve kesinlikle yazara kendimi çok yakın hissettim.



Kitap bastırma hevesinden bahsetmiş. Gerçi ilk kitabı yirmi yaşında basılmış. Yazı yazmakla meşgul birinin kitap bastırmak gibi kaygısı olmalı mı? Ayrıca tartışabileceğimiz bir konu ancak kendimdeki o heyecanı bir başkasında görmek ve cahil cesareti diye nitelendirdiği bir dönem olmasında başka bir durum. Genç yaşta heves ederek bastırdığı kitabın isiminin başka bir yabancı yazarın kitabındaki kelimeyi değiştirerek bulmasını da çocuksu olduğunu kabul etmiş; sevimli bir itirafla bunu ortaya çıkarmış.



Bence bu yazarı keşfetmeyenler bir an önce keşfetmeli… Yazmak isteyenlere özellikle de öykü konusunda ilerlemek isteyenlere tavsiye ederim. Bundan birkaç yıl önce yazarlık kursundaki hocalarımın tavsiyesiydi.  Yazmak için biliyorsunuz bol bol okumak gerekiyor, okunması gereken o kadar çok kitap var ki, bir an önce başlayın.

NOT: Eski bir yazımdır. Bloga olduğu gibi ekledim.





BİZ NE DERİZ EVREN NE ANLAR?






Evren hakkında ne çok yazı okuduk öyle değil mi? Öyle hayatımıza yerleşti ki, iki kelimemizden biri evren ve enerji oldu. İnsanlar konuşurken olumsuz cümleler için; “Dikkatli konuş evren duyuyor
birden gerçek oluverir” diye uyarır oldu. Peki, evren gerçekten duyuyor mu?



Bu tamamen kişinin nasıl baktığına bağlı gibi görünse de bilim dünyası evren ve sırlarını önemsiyor. Enerjinin bir çok okul kitabında yeri var biliyorsunuz. Enerji bizim görmediğimiz ama aslında
hissettiğimiz bir şey. Birçok bilimsel kitapta şöyle bir anlatım var: her şeyde
bir enerji var, enerjisi olan her şey titrer. Titreşim sayesinde olumlu ve olumsuz olayları kendimize çekeriz.

Günlük hayatta eşyaların ve bitkilerin enerjisini hissedemeyebilirsiniz. Çünkü oldukça hareketli,
telaşlı olduğunuz için. Gece yatarken birden ses duyar ve korkarsınız; bu buzdolabından çıkan sestir. Sonra usulca geriye yatarsınız anlar anlamaz. Peki, buzdolabı neden ses çıkarmıştır?
Buzdolabı titreşir, genleşir ve siz bunu sadece sessizlikte duyarsınız. Bu durum pek çok şey için geçerlidir. Sözgelimi; gündüz yanınızdan geçerken çiçeğin salladığını görürsünüz.
Şahit olduğunuz sahne tamamen çiçeğin enerjisidir.



İnsanoğlu bilinmezliğin ve bu gizemin karşısında kendini düşünürken bulur.
Bu gizemin etkisinde kalmayan yok gibidir. Farkında olalım veya olmayalım bazı cümleler artık hayatımızda.

Evrenle ilgili en sık rastlanan sözler;

“Evrene pozitif enerji yolla!”

“Evren boşluk sevmez!”

“Evrende almanın ve vermenin bir dengesi vardır!”

“Evrende her şey enerjidir!”

“Evrene ne gönderirseniz 10 katı geri gelir!”

“Evren size gülümsüyor!”

“Evrenden torpilim var!” (Aykut Oğut’un meşhur kitabı daha sonra slogan oldu)

“Evrende her şeyden bolca var” (Nil Gün kuraldışı kitaplarında sıkça geçer)

Evreni en iyi anlatan düşünce sistemi; çekim yasasıdır.
Çekim yasasının özü dilek ve isteklerimizi evrenin gerçekleştirdiği şeklindedir.
Batıdan gelen bu inanışa göre kimisi bunu yaratıcı olarak tanımlamakta. Evren ve yaratıcı aslında
farklı tanımlamalar. Yaratıcının varlığını en güzel ifadesi evrendir. Çünkü o yarattı. Ancak
çekim yasası, evreni Alaaddinin sihirli lambası gibi tanımlar.








Evren bizlere şöyle der; “DİLE BENDEN NE DİLERSEN!”

Öyleyse bugünden istemeye başlayabiliriz!

Sadece olumlu düşün, iste!

Evren emrine amade!


11 Mayıs 2018 Cuma

OKUMAK ÜZERİNE…





Aralık ayında yazdığım köşe yazımda; kitap okuma alışkanlığı nasıl kazanılır? Gençler ne okumalı sorularına yanıt bulmaya çalışmıştım. Bu yazımda yine okuma konusuna değinmek istedim. Çünkü okumanın sanıldığının aksine çok daha fazla bir önemi var.
Bilimsel verileri ortaya koyuyor, bunlardan yola çıkarak kitap okumuyoruz diye söylenmeye devam ediyoruz.

Son birkaç yıldır değiştiğimizi düşünüyorum. Gençlerin elinde kitap görüyorum; resim, müzik, yazı vs. sanata ilgileri artmış durumda. Sorgulayıcı ve farkındalıkları yüksek bir şekilde davranıyorlar; hal böyle olunca, kanaatim okuma oranlarının arttığı yönünde idi. Fakat bilimsel gerçekler hala bunun yeterli boyutta olmadığını söylüyor. Söz gelimi; okuma sıklığı ile ilgili yapılan araştırmada halkın %53’ü okumuyor, %14’ü ayda birden fazla okuyor,%12’si 2-3 haftada bir, %11’i haftada üçten fazla, %10’u haftada 1-3 gün okuyor.  Ülkeler arasında kitap okuma sıralamasında Türkiye’nin 86.sırada yer alıyor olması bizi hiç şaşırtmıyor. Belki bu oran yüksek olsaydı çok daha fazla şaşırtabilirdi.


   “Bir kitap okudum hayatım değişti!” Cümlesine çok denk gelmişsinizdir. Benim farklı dönemlerde, harika kitaplarla tanıştığım olmuştur. Şimdi bahsedeceğim kitap ben de inanılmaz güzel bir farkındalık oluşturdu. ‘Emin Özdemir, Eleştirel okuma’ (2007) adlı kitabını okuduğumda inanılmaz bir edebiyatın içinde, derinlerde olduğumu hissetmiştim. Etkisinden de uzun süre çıkamamıştım.

Şimdiye kadar yüzlerce kitap, dergi, makale okumuşumdur. Benim için yazar bir öğreticidir, bu ustalık ona olan inancımı yüksek tutmama neden oluyor. Okuduğum her fikre katılmasam da onu kusursuz bulmama engel değildi. Ben okuyucu olarak,  yazarımı eleştirmek haddime mi düşmüş diye düşünürdüm. Kitabın kutsallığından kenarına yazamayan, onu katlamaya kıyamayan ben, yine başka bir deha yazarın sayesinde kenarlarına notlar iliştirmeyi becerebilmiştim. Altını çizmek ilk günden beri yaptığım bir alışkanlıktı. Fakat yazarı didiklemek! Ne mümkün!

Eleştirel okuma kitabı, her şeyden önce okuduğumuzu anlama üzerine kuruludur. Okuduğunu anlama, tanımlama, parçalara ayırma ve yorumlama becerisini kazandırma çabası. Öykülerde, makaleler de hatta şiirlerde;  tüm edebi türleri kapsayan bir beceriden bahsediyor. O dönem Ales sınavına hazırlanırken, Türkçe sorularında en sık karşılaştığım durumdu. Metinleri, cümleleri, deyimleri didiklemem gerekiyordu. Böyle bir tesadüf ayrıca mutlu etmişti.

Beni bu yazıyı yazmaya iten düşünce de Türkçe soru çözerken, hızlı okumak ve parçalayarak, didikleyerek okumanın ve yorumlamanın genel bir kültür olduğu yönünde idi. Hiç düşünmediğim noktalara dikkatimin çekilmiş olması bunu paylaşma isteği duymama neden oldu. Bunca zaman eksik okumuşum. Evet! Okudum, altını çizdim, notlar aldım ama derinlemesine olmamış, en basit örneği; kelimeler ya da deyimler hakkında kapsamlı düşünmemişim. Haksızlık etmeyeyim ama bilmediğim kelimeleri araştırmak ve ya kökenine bakmakta sevdiğim bir şeydi.

Benim gibi okumayı sevmiş edebiyatseverlerin içerisinde beni yalnız bırakmamış kişilerinde olduğunu biliyorum. Eğitim sistemimiz kurallara dayalıydı ve sorgulayıcı davranmamıza müsaade etmiyordu. Bunun yanı sıra karakterinde büyük etkisi var. Öyle ve ya böyle okumaya yeniden başladım. Bu defa daha kapsamlı ve daha derin okuyorum.
Tavsiye anlamında Emin Bey’in kitabını mutlaka alıp okuyun. İkincisi ise; okuyun, bolca okuyun, son tavsiyem de okuduğunuzu anlayın, anlatılanları daha derinlemesine anlayın.

Okumanın sanılandan çok daha fazla kazandırdıkları var. Kazanımlarınızı arttırmak istiyorsanız, mutlaka doğru okumalısınız. Özellikle çocuklarınızın doğru okumasını sağlamalısınız. Okuma ödevlerini siz yapmayın, klasiklerin özetlerini okuyup, kitabı kestirip atmalarına izin vermeyin. Başarılı birer insan olmalarını istiyorsanız mutlaka eğitimlerine önem verin. Özellikle kitaplarla olan ilişkilerine…
OKUYUN! OKUTUN!







31 Mart 2018 Cumartesi

A LİTTLE GİRL






A little girl lived in Holland once. She was seven years old.  Her name was Violet. As soon as she was born, her father was happy. She was beatiful.  She was like a flower. So her father say Violet  to her. While Violet grew, she started school.   As soon as she started school, she was successful. She was clever and beatiful.

She liked animals Violet’s had a cat. İt’s name’s Maya. When Violet played with Maya, She had so much fun.

One day, it was raning. Violet wanted to walk in the garden. When she walked in the garden, there was a hat in her head. She was wearing a thick jacket. She went close to river. She saw a rainbow after the rain stopped. She was excited and she was happy. After Violet sat on the wet grass, she watched it. Suddenly, a cat apporached. When she saw it at first, she was scared. When she looked at it carefully, she understood that it was Maya. She loved it and kissed it. After Violet run, Maya followed her. They turned at home.

As soon as she arrived at home, she prepared herself a milk  and some cookies. At the same time, She prepared  a milk for Maya. When it was eight o’clock, she slept with Maya. They were smiling while they were sleeping.

Violet saw a dream. There was a little house. She was there. When she walked around in the house, she saw a Picture. She looked at the Picture carefully.

A little girl was blonde, she wasn’t big maybe she was seven years old. She was near the river in the forest. The weather was dark. İt Was raining. But suddenly sun came out and the clouds went away. She had a cat.

Amazing!

The Picture was alive. Violet was surprised very much. She saw her own Picture.

As soon as she realized a little girl, she was lost… where was she?

Violet opened her eyes next morning when she looked around, she didn’t see anything. She didn’t move only her eyes moved. Violet was in the Picture. She was the Picture.

 Everything was real or dream?

THE END




23 Şubat 2018 Cuma

İNATÇI OLMAK…





Çocukların harika bir dünyası var. O zengin dünyanın bir yetişkine de katkısı olacağını pek az kişi düşünebiliyor.Ben her zaman bu katkının farkında oldum ve bu durumun değerli olduğunu düşündüm. Bunu ispatlarcasına bir olay yaşadım geçen sene. Kız yeğenimle bir oyun oynamaya karar verdik. Önce bir kavanoz bulduk. Renkli kâğıtlarım vardı, onları çıkardım. Aklımıza gelen çılgınca bir sürü şey yazdık kâğıtlara. Oyun kavanozumuz hazırdı. Oynamaya başlayabilirdik. Oyunun içeriği şuydu; kavanozdan seçtiğimiz kâğıt parçasının üzerinde, ne yazılı ise onu gün içerisinde ya da o anda yapacaktık. Genelde pijamalarınla dans et, saçını deli gibi dağıt, camdan dışarıya bağırarak şarkı söyle, yakınındaki kişiye seviyorum de, babana sarıl, anneni öp gibi eylemler yazdık. Oynadığımızda da çok eğlendik, ayak koklama gibi sevimsiz şeylerde yazmıştık. Ve gerçekten bunlar bizi oldukça güldürmüştü.

Sabah kalktığımda bir cümle mutlaka seçmek istiyordum. O sabah oyun kutusundan seçtiğim kağıtta; “inatçı ol!” yazıyordu. Bu benim cümlem değildi. Ama nasıl inatçı olacağım ki diye düşündüm. Sonra hastanede olan babaannemin görüş saatine geç kalmıştım. “İnatçı ol” cümlesi aklıma geldi, hemen hazırlandım ve çıktım. Bir takım vazgeçmemi gerektiren aksiliklere rağmen inat edip gittim gerçi vaktinde gitmiş olmama rağmen görüştürmediklerinden giremedim. Ama hayatım için çok önemli bir farkındalık yaşadım. Bunu anlamamı sağlayan küçük yeğenime teşekkür etmeliyim.

İnatçı olmak ne kadar negatiflik içeren bir cümle değil mi? İnatçı çocukları hiç sevmem, ısrarcı olmayı da sevmem. Fakat anlıyorum ki, bazen hayatta inatçı olmak bir gerekliliktir. İstikrarlı olan insanların başarısının altındaki sırda bu; “inatçı olmaları”.

Siz kendinize dönüp baktığınızda inatçı olduğunuzu düşünüyor musunuz? Nelere inat ediyorsunuz? Sözgelimi, inatçılık sevilen bir özellik değildir. Belki de ilk okuduğunuzda benim gibi hiç sevmem diye düşündünüz. Benim de bu konudaki düşüncem sizden farklı değildi. Kimi insanlar, bildiklerinden şaşmaz, burnun dikine gider, at gözlüğü ile bakar asla öyle insanları yolundan döndüremezsiniz. İnadı inattır. Anlaşamaz, en ufak olayda kavga edersiniz. Böylesi bir durum şüphesiz ki, çekilmez.

Fakat bir de öyle insanlar var ki, tüm zorluklara katlanır, her şeyi göze alır ve mücadele eder. Onlar inatçı ve başarılı insanlardır. Hangisini seçmek isterdiniz? Hangisi olmak isterdiniz?

 Hayallerimizin peşinden gitmeyi unutup rutinin içinde kalmak bir süre sonra insanı mutsuzlaştırıyor. Bu rutini kırmak için de aslında inatçı olmak gerekiyor. Hayatla olan ilişkinizi kuvvetlendirmek için, olumlu düşünmek ve mutlu yaşamak içinde sıkı sıkıya bağlı kalmalısınız. Hayatla işbirliği yapmalısınız.

Hayatın koşturması içinde, karşılaşacağımız stresli olaylarımız olacaktır; kendimize sessizce bu olayların içinden geçebileceğimizi söylemeliyiz. İNSAN, İNADINA YAŞAMALI BU HAYATTA!

Hayallerimizi gerçekleştirmek için, karşılaşacağımız zorluklara göğüs gelerek, başarmak için inatlaşmalıyız özellikle de kolayı seçmeme konusunda. Tam bir şeyler yapmak üzere iken, bir zorluk çıkıyor ve hoop hemen yarım bırakıyoruz. Mevlana’nın söylediği çok güzel bir söz vardır;

“Her şey üstüne gelip, seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde, sakın vazgeçme! İşte orası kaderinin değişeceği noktadır! “

Yani diyor ki, ısrarcı ve inatçı yol, yolundan dönme!

Demek ki, inatçı olma hali bir anlamda kötü değilmiş. Haydi, hayallerinin gerçekleşmesi için inatçı ol!








ESKİCİ

Göztepe’de Cadde üstünde sıralı dükkânların arasında küçük ve en eski olanı oydu. Bir antika dükkânı…  Sahibi yıllar önce vefat etmi...